İSTANBUL KIRMIZISI




Yönetmenin kendine, oyuncuların yönetmene olan aşırı güveni filme olumsuz yansımış. 

Oyunculuk iyi, görüntüler beklentiyi karşılamıyor. Filmin genelinde kamera oyunculara odaklı ve İstanbul flu bir silüet sadece. Plato boğaz ve galata. 

Filmin ikinci yarısında izleyeni aptallaştıran bir atlama var. Sanki filmin bir bölümü yanmış, kaybolmuş ya da uyuyakaldınız da bir bölümü kaçırdınız gibi oluyor. Çok büyük bir hata. 

Favori oyuncum anne karakterine hayat veren Çiğdem Selışık Onat.
Giriş, gelişme ve sonuç birbirinden tamamen farklı. Üç hatta dört filmden amatörce kolaj yapılmış gibi. 

İzleyici skoru hedefine ve kaygısına yönelik ticari unsurlar çok fazla. Bayrak görünen tek bir sahne yokken bolca türbanlı figürasyon kullanması düşündürücü. 

Dialoglar aşırı tiyatral ve doğallıktan uzak. Bu konuda bayrak Serra Yılmaz'da. İngiliz edebiyatından uyarlama tonlamalar hakim. 

Baş karakterlerin gay oluşunun senaryoya hiç bir katkısı yok. Mehmet günsür'ün rolünü fahriye evcen bile oynasa senaryoda hiçbir değişiklik olmazdı. 

Sonuna kadar acaba ne olacak diye beklerseniz, bonus olarak bir anlığına Halit ergenç'in poposunu görme ihtimaliniz bile var. Ama beklediğiniz bir son yok. 

Yönetmenin kendine, oyuncuların yönetmene olan aşırı güveni filme olumsuz yansımış. 
Favori oyuncum bazen sadece bakışlarıyla da oynayabilen, anne karakterine hayat veren Çiğdem Selışık Onat.


Modern Kölelik Üzerine

Bu sabah saat 06,10 ve hava karanlık. iş için yola çıktığım saat. sitenin yanındaki otobüs durağında, karanlığın ortasında ve karlar arasında bir kadın. işe gitmek üzere ayazda araç bekliyor. Alacağı maaş belki 2 bilemedin 3.000 TL. civarda ev kiraları en az 1.500 TL. o evde oturmasak ve o işe de gitmesek... bu çarkın tekerleğini bir yerlerde kırıversek. Yeniden mutlu insanlar olsak; Ocakta kaynayan çayın kokusuna uyanıp, güneşe günaydın diyen.

Heykel mi Dekoratif obje mi?

Sanat ve sanatçı kavramlarının yerli yersiz bir şekilde kişiler ve üretiler için ayırt edici bir unsur olmadan kullanıldığı bir ülkede yaşadığımızın hepimiz farkındayız biliyorum. Gel gör ki içimizden birinin de bugüne dek kendini ortaya atıp, bunlardan birinin karşısına geçtiğini ve kardeşim sen sanatçı değilsin, bu ürettiğin şey de sanat değil dediğine şahit olmuşluğumuz da yoktur. Hal böyle olup da her verileni kabullenip izlemeye devam ettiğimizden mütevellit, her gün traş olup kestiğimiz ama ertesi gün yine ve yeniden derimizden ot misali bitiveren kıllar gibi hergün bir sanat eseri, bir başka sanat değeri olduğu ileri sürülen kişilikler hayatımıza giriveriyorlar.

Pazarlamanın önemli bir elemanı olarak değerlendirebileceğimiz, çok çeşitliliğe sahip türlü mecralar kanalıyla içimize işleyen bu üretimlerin onda dokuzunun gerçek sanatla uzaktan-yakından bir alakası olmamasına rağmen; “bu sanattır” diye karşımıza çıkarılmasına karşıyım asıl olarak. Kargaya yavrusu şahin görünür kabul. Ancak her sanat yaptım diyeni ve sanatçıyım diyeni de tanıtım bedelini alıp cebine attıktan sonra sana bana yutturmaya çalışması birilerinin, kabul edilir bir durum değil.

Sanat nedir, sanatçı nedir merak eden açsın kitabı, ya da internette herhangi bir arama motoruna yazsın, okusun, öğrensin. İlla bu söylediğimin üzerine sanat nedir öğrenme ihtiyacı duyuyor ve verdiğim fikri değerlendiriyorsan lütfen yazının devamını okuma.

Bu fikirlerimi paylaşırken aklımda özellikle televizyon kanallarında karşımıza çıkan medya maymunlarından birinin sanatçı olup olmadığı konusu yoktu. Magazin programlarından aktarılan sanata değil takıntım. O konuyu geçtim. O apayrı bir dünya. Dumanlı kafaların ürünü. Bahsetmeye çalıştığım, sergi salonlarını, ama öyle böyle değil, örneğin İstanbul’un büyük ve önemli sergi salonlarını işgal eden, benim ev dekorasyonunda salondaki aynanın üzerine koymak için kullanılabilecek bir aksesuar olarak gördüğüm ancak sanatçısının (!) -"yılların özsel birikimini bu eserlere aktardım. Bu benim ilk ve en önemli heykel sergim" dediği çalışmaları örneğin. Ya da tuval üzerine serpiştirdiği renkler dışında içeriğinde bir anlam olmayan ilkokul düzeyindeki resimlerinin ruhsal çatışmalarının dışavurumunu yansıtan birer eser olduğu sözlerini sarfeden ressam (!). Ha bir de; bir herkül, bir venüs, bir tanrıça heykeli yapamamış olmanın verdiği eziklikle, hiçbir anlam ifade etmeyen, gerçek ve hayal dünyamızda bile bir şey ifade edemeyecek çirkinlikte, görsel kirlilik ve karmaşanın ötesine geçememiş çalışmalarına “bununla sonsuzluğu, ölümsüzlüğü anlatmaya çalıştım” gibi şiirsel tanımlamalar yakıştırırken yüzleri kızarmayanlar var. İnanın bunların yaptığı o karmaşık ölümsüzlük eserlerini (!) küçükken hastalandığımızda babannemin eve çağırdığı ve iki okuyup bir üfledikten sonra başımızdan aşağı kurşun döken ayşe teyze bile sollayıp geçer. Kurşun döken Ayşe teyzenin elindeki kepçeden içinde süpürge sapı ve ekmek tanelerinin olduğu soğuk su dolu kaba döktüğü sıcak kurşunun suyla buluştuğu an mısır tanesi gibi patlayarak aldığı garip şekilleri bile çok daha merakla ve hayretle izler, o şekillere anlam yüklemeye gayret ederdim de yine de bir şeye benzetemezdim. Ama Ayşe teyze inatla o dağınık yığının içinde bir farklı noktaları parmağıyla işaret ederek; “bak bu yürek. Yüreği kabarmış bu çocuğun, sebebi bu kenarda duran göz. Nazara getirmiş çocuğu” gibisinden teşhislerde bulunurdu. Tıpkı yaptığı abuk sabuk, karman çorban nesneye –belki yuttururum- yüzsüzlüğüyle ölümsüzlük, sonsuzluk, ruhsal yapım, dışavururum gibi anlamlar yüklemeye çalışan üretici gibi. Üretici diyorum. Sanatçı diyemiyorum. Bir avm’nin dekoru olarak kullanılacak belki, ya da bir zenginin evinin Fransızca "giriş" anlamı taşıyan antresinde konukları şaşırtmaya ve karşılamaya yönelik bir obje bu üretilerin pek çoğu. Yani kişiye özel dekoratif tasarımlar. Oysa sanat herkes içindir. Herkesin içinde farklı bir anlam bulabileceği, herkesin izleyebileceği, paylaşabileceği, zamansız bir eserdir.


Fotoğraf temsili olup, bir belediyenin uluslararası
taş heykel çalıştayının ürünlerindendir. 
Pahalı ya da popüler bir ürünün çok kısa zamanda pazara düşen taklitlerini bilirsiniz. Yani bazı ürünleri gördüğünüzde ya da satın alırken orijinal olup olmadığı şüphesi aklınızı kurcalar. Bu bir çanta da olabilir, bir kol saati ya da bir makyaj malzemesi de. Aslı ve taklidine ilişkin kafanızın içinde bir yargı vardır. Yani kısaca, bir kıyafet, takı ya da benzeri ürünü alırken dahi sorgularsınız değil mi? Peki sanat sözkonusu olduğunda neden hiçbirimizin aklına sorgulamak gelmiyor. Neden konu sanat olunca şüphe duymuyor ve hemen kabulleniyoruz? Neden her önüne gelenin kendini sanatçı olarak tanıtma ve kabul ettirme çabası karşısında nötr kalıyoruz? Benim kabullenemediğim; hedefte olan kitlenin bir bireyi olarak bana sorulmadan ve ben sorgulamadan; “Al! Bu sanat, bu da sanatçı” diye sunulması. Sanat benim için, senin için, hepimiz için. Bırakın da sanat mı değil mi biz karar verelim.