MİMAROBA GÜZELCE BELDESİ

Bilenler bilir, aklımıza eser arabamıza atlar, hadi yeni bir yer keşfedelim deyip düşeriz yollara. Bugün de öyle yaptık. Benim tek başıma daha önce gittiğim ancak fazla birşey göremeyip geri döndüğüm Büyükçekmece Mimaroba'ya bağlı Güzelce beldesine gitmeye karar verdik eşimle. Beylikdüzü'nden hareketle yol 15 km civarı sürüyor. Yol fena değil. Kısa bir sürede Mimaroba'ya, oradan da Güzelce'ye varılıyor. Yolu ve nasıl gidilir kısmını kısa geçiyorum çünkü gitmeniz için tavsiye etmeyeceğim belki de tek yer şu ana dek paylaştıklarım içerisinde.
Güzelce, kime sorsanız deniz kenarında şirin bir tatil beldesi. Ama orada oturuyorsanız eğer. Günübirlik gidecekseniz alışveriş için karşınıza çıkacak bakkal dükkanlarından başka göreceğiniz bir şey yok. Hafta arası gittiğimiz için insan sayısı -sokaklarda- yok denecek kadar azdı. Tamamen sessiz, kovboy filmlerindeki terkedilmiş kasabalar tadında bir Güzelce ile karşılaştık ki, daha önce gittiğimde de durum aynı idi. Merkezin yollarındaki tabelalarda nereye gidebiliriz diye dolanırken karşımıza çevreyolu yönlendirmelerinin dışında sadece marina tabelası çıktı. Tek seçenek olarak karşımıza çıkan tabelayı takip ederek geldiğimiz marina yat sahiplerine ait özel alan olduğundan giriş mümkün değil. Kapıdaki görevli gence hemen yan taraftaki küçük sahil bölümünü göstererek buradan başka plaj olup olmadığını sorduk, Yokmuş. Arabayla girebiliyor muyuz dedik. Girebiliyormuşuz. İçeride kumsal, kumsalda 4 araç ve bu araçlarla gelen aileler var. Girişten itibaren 10 metre ilerledik ve gördük ki bildiğin küçük bir alanda deniz kıyısı. görülecek birşey yok. Girdiğimiz gibi hemen çıkmak için manevra yaparken hiç bir şekilde uyarılmadığımız, bir tabela dahi asılı olmadığından bilmediğimiz için aracımız kuma saplandı. Orada bulunan ailelerin yardımıyla aracımızı başka bir araçla çekerek ve gençlerin de yardımıyla iterek yaklaşık bir saatte saplandığımız kumdan kurtulabildik. Geri dönüp Güzelcenin içine, denize bakan ama arka mahalle tadındaki sokaklarına girdik. Yapılaşma ilginç, evler tek sıra değil, çoğu ev sokağa düz ya da paralel değil, ilginç bir şekilde köşe olarak bakıyor. Evin içinde otururken sokağa bakan bir duvar vardır ya hani, burada evlerin köşeleri sokağa bakıyor. Yani içeriden iki duvardan da aynı sokağı görmek mümkün. sokak dediklerim de neredeyse üç bilemedin dört ev boyunda. Dördüncü ev bitince başka bir sokağa dönüş yapıyorsun. O derece. Beldenin girişinde bu sorun yok. Adı villa olan, site olan, yalı olan bir sürü yerleşke var yol boyunca. Bu villa, site ve yalılar dışında Güzelce'de denizi gören büyük ihtimalle yok. Sadece küçük bir park var. O parka girdiğinizde tepeden denizi ve marinayı görebiliyorsunuz. Sadece görebiliyorsunuz.  Denize girebileceğiniz her sokak, her iniş oradaki evlerin sokağından geçmenizi gerektiren, özel mülk kıvamında olan noktalar. Araçla denize inmek gibi bir lüks zaten yok. Yürüyeceksiniz, ya da kimseyi rahatsız etmemek için hiç girmeyeceksiniz o sokaklara. İnseniz de zaten güzel olmasına rağmen dar kıyılar karşınıza çıkıyor, iki üç aile ya da grup geldiğinde doluveren cinsten. Dönüşe geçmiş olmamıza rağmen ısrarla birşey vardır mutlaka, olmalı diyerek Sinanoba tarafına sürdük aracımızı. Burada da yamaç boyunca tüm deniz gören şerit özel mülk olarak kapatılmış, şahıslara ait villalarca denizi görmek engellenmiş. Bir restaurant tabelası görüp iniyoruz yamaçtan belki orada denize elimiz ayağımız değer diye. Ancak daha denizi görmeden mekanın araç giriş kapısı karşımıza çıkıyor ve geri dönüyoruz. Tüm umudumuz yolda gördüğümüz iki gençte. yaklaşıp kıyıya nereden inebiliriz, sahil var mı diye soruyoruz ve cevap bizi şok ediyor. Ağbi sahile inmek istiyorsan Büyükçekmeyece'ye gidin, burada oyalanmayın. İşte bizim bugün yola çıkarken hayalimiz olan güzel bir sahil kasabası keşfetme düşüncemiz bu cümleyle son buldu. Mimarsinan ve Mimaroba denen yer bildiğin sıradan bir İstanbul ilçesi. İçeri girdikten sonra solda Sinanoba deniz kenarında denizle alakası olmayan bir yer. Sağdan devam ettiğimiz Güzelce ise bildiğin bir köy. Tek farkı, köy evlerini ve tarlaları satın alıp üzerine iki katlı evlerini yapmış ve kapısına da villa tabelası koymuşlar. Eviniz var ya da kiralamak istiyorsanız kafa dinlemek için ideal bir yer belki ama hadi dinlendim dışarıya çıkayım dediğinizde sizi bekleyen hiç bir şey yok. Bu yüzden yazdıklarım arasında ilk kez mutlaka gidin diyemeyeceğim tek yer.

NEDEN -sadece- SURİYELİLERE KARŞIYIZ?


Pek çoğumuz ben de dahil son dönem gündemine uygun olarak suriyelilere ateş püskürüyoruz. kendimizce haklıyız. gelip geçici olmadıklarını, içimize nüfus etmeye çalıştıklarını gözönünde bulundurunca gerçekte de haklıyız. peki suriyeliler bizi neden rahatsız ediyor? neden sadece suriyeliler bizi rahatsız ediyor. biz değil miyiz her türlü yabancı menşeeli yaşam tarzına adapte olmayı medeniyetliğin bir parçası kabul eden? biz değil miyiz yerli malına tü kaka, yabancı olana modernlik diyen? 
kaçınız kebabı, lahmacunu kıroluk göstergesi bulup öğle yemeğini mc donalds'da alıyor? kaçınız mis gibi Türk kahvesi varken, sulandırılmış nescafesini starbucks'ın koca koca kağıt bardaklarından herkesin gözüne soka soka içiyor? 
ben kendi ülkemde bir restauranta gittiğimde ve kahve istediğimde bana sorulmadan önüme ince porselen kahve fincanında Türk kahvesi getirilmesini istemekte haksız mıyım? neden siparişimi bekleyen garson kahve istediğimde "Türk kahvesi mi?" diye soruyor? ela gözlerim kahverengi saçlarımla Alman'a mı benziyorum, İngilize mi, amerikalı'ya mı? 
her ne kadar bana Türk kahvesi mi diye soran garsona içimden ebenin kahvesi kardeşim demek gelse de haklı mıyım? değilim elbet. hiç birimiz haklı değiliz. tıpkı suriyelilere karşı duyduğumuz bu kin, bu öfkede olduğu gibi hiç birimiz haklı değiliz. 
suriyelilerin siyasal anlamda kimliklerinin açık olması bizi korkutuyor. düşman içimize angelina jolie kılığında iyiniyet elçisi sıfatıyla sızdığında ona kucak açan kim, hangi millet? anadolu'nun hiç birimizin gitmediği en ücra köylerine gelip yerleşen, "yıllar önce geldik çok beğendik, sonraki yıl gelip yerleştik, insanlar çok sıcak, bize kucak açtılar" diye yabancı bir ailenin paylaştığı hatıraları bizim gazetelerimizden okurken, acaba bu aile bu köyde ne halt ediyor, amerika, ingiltere gibi yer bırakılıp da Türkiye'ye hele hele kurdun kuşun uğramadığı köylere neden yerleşti bunlar diye aklına getirmeyen millet kim? 
suriyeliler dükkan açıyorlar. açmalarına birşey değil de tabelalarını da Türkçe yerine arapça asıyorlarmış. bak sen! senin kapı komşusu yaptığın eğlence merkezleri, avmler, ayak üstü atıştırmalık, pardon fast food sunan lokantalar çok mu senden, çok mu bizden. yukarıdan gelince koşa koşa gidip kapısında kuyruk olduğumuz tehlikeye gözümüzü kapatıp, aşağıdan gelene, beraberinde kendi kültürünü getiriyor diye kızmak hakkımız mı sence? 
biz millet olarak bizden olmayana duyduğumuz hayranlığı sadece yerkürenin batısı kabul ettiğimiz yerlerinden geldiğinde kabulleniyoruz, kabullenmek için koşturuyoruz adeta. doğudan ise gelmesi bir yana yaklaşmasına dahi izin vermeyecek kadar avazımız çıktığınca bağırıyoruz. gelmesinler hiç biri. ne doğudan ne de batıdan, hiç bir yerden gelmesinler aslında. Türk halkı olarak geleneğimizle, duruşumuzla, tarihimizle dünyaya örnek olacak bir ulus olduğumuzu, dünyayı bilim, teknoloji gibi alanlar dışında örnek almak için uğraşı içine girmemizin gereksizliğini kafamıza sokmak gerek artık. sanatı hiç saymıyorum. Osmanlı da Türk de sanat konusunda batı ve doğunun en güzel biçimde harmanlanmış kendine has eserleriyle her türlü yarışa hazır durumda zaten. yeter ki kendimize koymaya çalıştığımız sınırları aşmasını bilelim. 
yıllar önce görevim gereği bir üniversite değişim projesi kapsamında ülkemize gelen yabancı ülke öğrencilerini 2 hafta ağırlayan ekibin başında yeralmıştım. konuklar arasında yeralan bir İngiliz erkek üniversite öğrencisi grupla birlikte gelmek yerine 1 hafta önceden Türkiye'ye giriş yapmış ve güney sahillerini gezdikten sonra aramıza katılmıştı. kendisine zorluk çekip çekmediğini sordum, çünkü dilimizi bilmiyordu. bana hiç zorluk çekmediğini söylerken beni hayrete düşüren şöyle bir cümle sarfetti; siz Türkler biraz salaksınız. gittiğim her yerde, benimle konuşmak isteyenlere "Ali şen başkan, fenerbahçe şampiyon" diyorum, hemen yemek ısmarlıyorlar, çay, kola ısmarlıyorlar. niye zor olsun ki"
doğru niye zor olsun ki... bizim misafirperlik addettiğimiz, yabancıyı baştacı yapma hevesimizin yabancı gözündeki anlamının karşılığı sadece tek bir kelimeden ibaret. enayilik. 
şimdi soruyorum size. kuzeydeki sınır kapısından geleni enayilik kıvamında başımızın üzerine oturtmaya çalışan bizler, güneydeki sınır kapısından geçeni neden aynı misafirperverlikle karşılamak istemiyoruz. yine altını çizerek söylemek istiyorum. burada anlatmak istediğim suriyeliler gelsin, bizimle yaşasın durumuna haklılık kazandırmak değil. ben de bu yazıyı okuyan çoğunuz gibi bu durumun karşısındayım. ama karşı olduğumun, karşısında durmamız gerekenin sadece bu olmamasını hatırlatmak adına düşüncelerimi paylaşıyorum. biz çok öncesinden biz olmayı unutmamış olmalıydık diyorum. biz olmaktan vazgeçeli uzun zaman olduğunu hatırlatmak istiyorum dilim döndüğünce. neymiş, suriyeliler dükkanlarına arapça tabelalar asıyorlarmış. Türkiye'de kaç Türk, kaç Türk oğlu Türk dükkanına ingilizce tabela asıyor peki? bunun çetelesini tutanınız var mı? ya da bu tabelaları gördüğünde rahatsız olanınız var mı? aksine at şeyine konan kelebekler gibi hepimiz o dükkanlara, mağazalara koşturmuyor muyuz? ben koşturuyorum. sen de koşturuyorsun. yalan değil. biz böyle bir millet olduk. kimse bize sormadan gelmedi. aksine biz buyur ettik. biz hoş gördük. biz içimize aldık hepsini. 
sanatsal, ebedi, yazar elinden çıkmış türlü kelimeler, cümleler var bu yazıyı bitirmek için ama bizim anladığımız dilden noktayı koymak istiyorum affınıza sığınarak. rahmetli babamın bir sözü vardı. kızardım söylediğinde ama bizim durumumuzun en güzel özetidir bu söz.
"böyle göte, böyle .arak!" 

-Atakan Atasoy