Fotoğraf Sayfama Buyrun; "Atakan Atasoy Photography"


Fotoğraf tutkunlarını facebook üzerinden sayfamı izlemeye ve beğenmeye davet ediyorum. 
Sayfama ulaşmak için fotoğrafı tıklamanız yeterli.


Şehirdeki Yaban Hayat

Gezgin olmak, gezmek demek illa dağ, bayır, orman, tepe, bilinmeyen gizli bahçelerden paylaşım demek değil elbet. Şehrin içinde de insan bazen yabanıl hayat ile karşılaşabiliyor. Keşif sayılır mı? Belki değil. Ama şehrin göbeğinde bir ayı ile karşılaşmak ilginç kılabiliyor o anı bazen.

İstanbul Ataşehir'de bir benzincideyim işte tam o anda.

Yaban (!) son model, oldukça pahalı bir araçla geliyor benzinliğe. Gecenin sessizliğini bozan ani bir fren sesi ve ardından açılan kapıdan dışarıya dökülen bol çıstaklı müzik sesiyle ortama giriyor yaban.

"Şu arabanın götüne başına bir bakın, yola çıkacağım" diyerek anahtarı görevliye bıraktıktan sonra, benim gibi o da içeriye market bölümüne geçiyor. Oraların sahibiymişcesine yüksek sesle yaptığı alışverişinin ortasında içeriye reklamlardaki diş doktorlarını andıran tipi ve tarzıyla bir başka müşteri giriyor ve kibar, olabildiğince alçak bir sesle bu kişiye yönelerek;

-"arkadaşım o aracın (burada marka veriyor) sahibi siz misiniz?
-"benim, nolmuş?"
-"arkadaşım nasıl geçtin öyle yanımdan?"
-"niye ki?"
-"niyesi var mı? biraz daha dikkatli olsan?"
-"Allah Allah, dikkatli ol diyosan alkollü çıkmıycan trafiğe"
-"nasıl yani? ben mi alkollüyüm?"
-"tabii.., ben değil heralde. napcan yani?"
-"arkadaşım yanımda eşim de var, tırstık valla"
-"tırstınsa sokağa çıkmıcan. oturcan evinde." etrafa bakarak; "Allah Allah yaa, hep de beni buluyo böyle manyaklar!"

ve bir sonuç alamayacağını, diyalog kuramayacağını anlayan mağdur kişi, kasaya yönelip alışverişini tamamlayarak çıkıyor dışarıya. muhtemelen tüm gecesi mahvolmuş, tansiyonu yükselmiş bir şekilde saatlerce daha maruz kaldığı bu durumu düşünerek, söylenerek, daha da sinirlenerek.

Gezginseniz, uzaklar kadar yakınlarda da gözünüz, kulağınız olmalı, Olduruyor da zaten şehrin yaşantısı.



İZNİK ASKANİA


ASKANİA ET - BALIK - BUNGALOV

Yalova'dan hareketle Bursa yönüne 20 km. ilerledikten sonra ulaşacağınız Orhangazi'ye geldiğinizde sol tarafınızda göreceğiniz İznik tabelasına yönelerek yaklaşık 16 km. ilerledikten sonra sağınızda, İznik Gölü kıyısında Askania'yı kolayca görebilirsiniz.

Askania İznik Gölü çevresinde özellikle Orhangazi ilçesine yakınlığı ve kendi alanında tek olma özelliği taşıyan bir yer. Günübirlik gidilebileceği gibi; çadır, bungalov ve karavan turizmine yönelik imkanlarıyla haftasonlarınızı değerlendirebileceğiniz bir yer. İstanbul, Bursa ve İznik'e yakınlığı nedeniyle de tercih edilebilir. Çünkü konaklamalı tercihlerinizde özellikle İznik ve çevresinde gezilip, keşfedilecek çok sayıda yer mevcut. Bu konuda bloğumda yeralan İznik ve Bursa çevresinde gezdiğim yerleri anlattığım yazılarıma müracaat edebilirsiniz.


Yakın bir tarihe kadar göl kenarında soluklanabilecek ve manzarayı izleyeceğiniz salaş dinlenme yerlerinden başka bir seçeneğiniz yokken, yakın bir zamanda faaliyete geçen işletme bu konuda önemli bir açığı gidermiş oldu. 

Bir bayram tatiline denk gelmesi ve bu nedenle günübirlik ziyaretçi sayısının çok olmasından kaynaklanan ve doğayla başbaşa kalma arzumuzu tam anlamıyla yaşayamadığımız askania ziyaretimizden yine de mutlu ayrılmış, keyif almış olmamız yeterli oldu. 

Her yeni işletme gibi, artılarının yanında iyiniyetle düşünülen ancak yetersiz ya da eğreti duran şeyler gözümüze çarpsa da çalışanların gayreti bunların zamanla düzeleceğine dair sinyaller veriyordu. 


Askania mekan olarak güzel bir yer. Konum olarak göle sıfır oluşu ayrı bir tat. Özellikle göl üzerinde konumlanan yeme içme ve manzarayı seyretme bölümleri çok güzel. Girişte aracınızı parkettikten sonra hemen karşınızda yer alan su üzerindeki bölüme geçtiğinizde masalara yönelmeden dikkatinizi 

altınızdaki suda asılı gibi duran balıkların oluşturduğu sürü çekiyor. Balıklarla birlikte gölün değişmezleri su yılanları, balık avına çıkmış balıkçıllar ve ördekleri izlemekten bakışlarınızı uzayıp giden göl manzarasına çeviremiyorsunuz. Ahşap malzeme kullanılan bu bölüm genellikle kalabalık gruplar için hazırlanmış olsa gerek ki; tüm masalar en az 10 kişilik şekilde planlanmış. Keşke 2 kişi başbaşa oturup yemeğinizi yiyebileceğiniz, göle karşı çayınızı yudumlarken sohbet edebileceğiniz daha küçük masalar da koysalarmış.  
Servis konusunda hizmet veren çok sayıda eleman var ve hatta iletişimi telsiz kullanarak hızlandırıyorlar olsa da masama ve oturduğum yere dökülen çayı 3 kez hatırlatmama rağmen temizletme şansım olmadı. Bayram kalabalığının bunda etkisi vardır belki de. 

Konaklama konusunda çadır, karavan ve bungalov alternatifleri sunan mekanda yatılı konuklar için ayrılan özel bir iskele de mevcut. 

Mekanda özellikle olmamış diyebileceğim iki şeyle karşılaştım. Birincisi konaklamalı ziyaretçilerle -özellikle bungalovlar- günübirlik ziyaretçilere ayrı bölümler açılmamış olması, diğeri de çocukların ve hayvanseverlerin ilgisini çekmek için düzenlenen hayvanat bahçesi bölümünün hayvanların sağlıklı şekilde barınmasına kesinlikle uygun olmamasıydı. Göl kenarında bir bungalovda konaklarken, göl ile aranıza günübirlik kebap keyfi yapmaya gelen insanların doluştuğu, garsonların birinin gelip birinin gittiği masaların yerleştirilmesi hiç ama hiç olmamış. Kuşların barındırıldığı bölümlerde güvercinlerin uçmak bir yana kanatlarını iki yana açabilecekleri bir genişlik dahi yok. Bunun yanısıra hayvanların yiyecek içecek kaplarının sürekli temiz tutulması gerektiğine de dikkat çekmek gerekir. Rahatça gezmesi gereken Altın renkli sülün, yavru iki kedi, kuyruk tüyleri dökülmüş tavus kuşu, marulla beslenen deve,
tek başına oradan oraya koşturan beyaz keçi bizleri mutlu etmek yerine daha çok üzdü. Çift olması hayvanın sağlığı için gerekli iken türünün son örneği gibi tek tek barındırılmaları, husky cinsi güzel bir köpeğin zincire bağlı olarak kulübesiyle birlikte masa tenisi oynayanların yanına konuşlandırılması hoş kareler değildi. Ziyaretçilere ayrı bir tat vermesi gereken bu bölümde öncelik hayvanların huzuru ve sağlığı olmalı.  

Yeni gezilerde görüşmek dileğiyle. - Atakan Atasoy (gecelerin delisi) - 2016

Dip not: 
* Manzara muhteşem
* Araba tekerleğinden musluk lavaboları olmamış.
* Bungalovlar ziyaretçi kalabağının gölgesinde kalıp gürültüye esir olmuş.
* Mekanın su üzerinde bulunan yeme içme bölümleri görsel anlamda harika. 
* Yeme - içme seçenekleri güzel.
* Hayvanat bahçesi olmamış.
* Zamanla daha güzele doğru yolalma yönünde umut vaadediyor.
* Gidilir mi? Gidilir.











KUMLA - KAÇMAK İSTEYENLERİN ROTASI

Yalova merkezden Bursa yönüne yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuktan sonra ulaşabileceğiniz Gemlik girişinde sağ tarafa ayrılan Armutlu tabelasından girdiğinizde ve hiç bir yöne sapmadan devam ettiğinizde Kumla'ya ulaşabilirsiniz. Gemlik-Kumla arası mesafe çok fazla değil. En fazla yarım saatinizi alacak bir yolculuk yapacaksınız. 

Kumla'ya vardığınızda sizi muhteşem bir şehir ya da tatil kasabası havasında bir yerleşim merkezi karşılamıyor. Bu anlamda beklentinizi düşük tutmanızda yarar var. Ancak konaklamak, ev ya da pansiyon kiralayarak uzun bir tatil geçirmekten yana olanlardansanız çılgın tatil yörelerinin bazen insanı boğan kalabalığı ve gürültüsünden uzakta, hem dinlendiren hem eğlendiren bir tatil geçirebilirsiniz. 

Kumla; bar sokakları, dar alışveriş caddeleri, mekanlardan taşan yüksek müzik sesleri beklentisi olanlar için ideal bir yer değil. Ancak bu, Kumla'ya gidip uzun kumsalında günbatımını izlemek, dostlarınızla sohbet ederek denizi izlemek, arkadaşlarınızla sahilde çayınızı ya da daha soğuk birşeyler :) yudumlamak için tam da aranılan adres olma özelliğini kazandırıyor Kumla'ya.


Güneşin, sularına altın tozu serpiştirdiği akşamlarıyla, kumla sahili sizi romantizme davet ediyor.  Klasik haftalık tatilciler için zaman fazla gelebilir. Ancak; gürültüden, şehirden, koşturmacadan yana 'kaçmak' isteyenler için 1 ay bile az bir süre Kumla'ya doymak için. Yazan, çizen, sanatçı bir ruhunuz varsa mutlaka gidin. Gözünüzün alabildiğince uzayıp giden Kumsalında ister güneşin doğuşunu, ister batışını izleyin. Kumlara adınızı yazın. Kumsalda ters duran bir sandala sırtınızı yaslayıp, yüzünüzü denize dönüp şiir okuyun, şarkı söyleyin. Kumla'da aşık olun. Aşıksanız; avuçlarınız birbirine kenetlenmiş halde koşun suyun kenarında. Köpeğinizle yürüyüşe çıkın. Günbatımını çay bahçelerinde izleyin. Sahildeki palmiye ağaçlarının altına sandalyenizi getirip oturun dostlarınızla. Buz gibi dondurmanın keyfini çıkartın. 

Kumla, turizme direnen ama turistsiz de yapamayan Yunan kasabalarını hatırlattı bir parça bana. Çünkü insanlar hep içiçe, hep sıcak. Akşamın gelişiyle rıhtımda hep birlikte balık tutan insanların yanına vardığınızda bunu daha iyi hissedebiliyorsunuz. Kimse kimseye yabancı gözüyle bakmıyor gördüğüm kadarıyla. Kumla'ya gelen hoş gelmiş misali. 

Kumla'nın tarihi nedir, kaç tane otel, kaç tane pansiyon vardır, nerede ne yenir konularına özellikle girmeyeceğim. Çünkü bu muhteşem sahil karşınızda iken ve ayaklarınız o sahilin kumlarına değmiş, gözleriniz ufukta batan güneşin sulara serpiştirdiği altın tozundan nasibini almış sandallara dalıp gitmişken nerede yattığınız, akşam yemeğinde ne yediğinizin pek bir önemi kalmayacaktır. Bunu bütün samimiyetimle söyleyebilirim. İlle de tavsiye istiyorsanız, sahilde dondurma yiyin, midye dolması yiyin, sahil boyunca uzanan, araç trafiğine kapalı ana caddesi üzerindeki balıkçı lokantalarına uğrayın derim.

Bizler günübirlik ve hazırlıksız uğradık. Görmeden dönmeyelim dedik ve yanımızda aşağıda gördüğünüz fotoğrafları getirdik. Sonraki Bursa merkezli gezilerimizde yeniden uğramayı da notlarımıza ekledik.

Yeni gezilerde görüşmek dileğiyle. - Atakan Atasoy (gecelerin delisi)


 


SAİTABAT - SUSUZ ŞELALE

MANZARA MUHTEŞEM, ZAMANLAMA HAYAL KIRIKLIĞI

Bursa'dan Eskişehir istikametine doğru hareketle yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuğun ardından önce Cumalıkızık girişine varıyor ve 10 dakikadan az bir süre sonra da yolun sağında gördüğünüz şelale tabelalarından sağa saparak devam ettiğinizde iki büyük şelalenin yeraldığı yerleşim alanlarına varıyorsunuz.

İnegöl güzergahı üzerinde bulunan Küreklidere ve Saitabat şelaleri yerli olduğu kadar özellikle Arap turistlerin ve tur otobüslerinin de ziyaret ettiği farklı iki mekan. Küreklidere'ye varabilmek için araçla yapılan yolculuğun ardından 15 dakikalık bir yürüyüş parkuru olduğunu öğrendiğimiz için tercihimizi Saitabat şelalesinden yana yaptık. 



Manzara ve doğa müthiş güzel. 
Şelalelere varmadan önce büyük bir akarsu yatağının üzerindeki köprüden geçiyor yolumuz. Köprünün sağ tarafındaki piknik alanı doğaya kaçmak için ideal görünüyor. ailece oturup yemek yiyebileceğiniz, akarsuyun güzelliğini daha yakından izleyebileceğiniz kamelya tarzı oturma alanların suyun üzerine doğru uzanıyor. Ancak tüm güzelliğine rağmen eksik olan tek ve en önemli şey hatta olmazsa olmaz diyebileceğimiz eksik; suyun kendisi. Eylül ayı olmasına rağmen akarsu yatağı maalesef boş.

Moralimizi bozmadan yolumuza devam ettiğimizde en ünlü hazır su firmalarının ana üretim fabrikalarının önünden geçerken aramızda suyun kaynağını bulduğumuza dair espriler yaparak ilerlemeye devam ediyoruz. Yol boyunca tırmanırken sağımız solumuz, alabildiğine yeşil. Her boş alanda fırsattan istifade mola veren, dinlenen, piknik yapan aileler görüyoruz.

Saitabat Şelalesi tabelasını gördüğümüzde ve tırmanışımız devam ederken, şelale beklentimiz artık neredeyse bir çağlayan boyutuna ulaşmış durumda. 

Şelale dorukta. heyecan da öyle. 

Ormanlık ve yeşillikler içinde yaptığımız yolculuğun sonunda şelalenin bulunduğu alana giriş yaptık nihayet. Yolun her iki tarafı araç dolu. Kimi park etmiş, kimi parketmek üzere yer arıyor. Yoğun bir araç trafiği gezi alanı olarak da kullanılan ancak aynı zamanda geldiğimiz ve devam eden araç yolunun da üzerinde olan bölgeyi bir hayli etkilemiş durumda. Manevra yapabilmek için yola devam etmek ve ileriden dönerek geri gelmek mümkün olabiliyor sadece. Bunda en büyük pay, yabancı turistleri getiren minibüs ve otobüslere ait. Şelale çevresinde araçla kaçabileceğiniz pek bir yer yok çünkü şelale yolun hemen kenarından bizi seyrediyor. Bizim şelale seyretme heyecanımız ise gördüğümüz manzara ile sona eriyor aniden. Ortada şelale filan yok. Devasa yükseklikte muhteşem iki kayanın arasında aktığı muhtemel şelalenin yatağını görüyoruz sadece. 

Hemen ilk gördüğümüz esnafa seslenip sorduk elbette şelale bu mu diye. Buymuş. Bir terslik olduğu muhakkak ama, ters olan bizim ziyaret tarihimiz. Eylül ayı olmasına rağmen Ekimde başlayacak olan yağmurlardan önce burada su görmenin sürpriz olacağını öğrenmiş oluyoruz. 

Bilmiyorduk ve kötü bir tecrübe ile öğrenmiş olduk. Yine de temiz bir dağ havası almış olmak iyi oldu diye kendimizi teselli ettik. Geldiğimiz onca yolu boşa tepmiş olmaktan öte duyduğumuz hayal kırıklığının ağırlığı çoktan çökmüştü. 

Anlamaya çalıştığım ve anlamadığım bir konu var yine de. Biz tabelayı görüp hadi gidelim diyerek yola çıktık. Özel bir gezi, planlanan bir keşif değildi. Peki çoğunluğu Arap turistleri getiren o kocaman otobüslerin burada ne işi vardı? Bir tur firması, plansız, programsız iş yapmamalı. Yapıyorsa da bu hoş karşılanmamalı. Şelale diye yola çıkıyorsunuz ve ortada şelale yok. Şelale bir yana akan bir su yok. Akarsu yatağı kuru. Kendi adıma şunu düşünmeden edemiyorum; Şelale diye akan az miktardaki su, muhtemelen turistler ve ziyaretçiler için hazırlanan, akarsu yatağından yukarıya uzanan, fotoğraflarda da görebileceğiniz büyük borularla taşınıp kayaların arasından geri püskürtülen bir düzenekten ibaret de olabilir. 

Sonuç olarak Saitabat şelalesini görmek istiyorsanız mevsiminde gitmek gerektiğini öğrenmiş olduk. 

Bunan dışında kalan alanlarda Bursa'ya tepeden bakmak, şehirden kaçan zenginlerin yapmış olduğu güzel evleri görmek, şelale yatağının kenarında konuşlanan mekanlarda et yemekleri yemek, turistler için hazırlanmış standlarda satılan, eminönü, kapalıçarşı işi hediyeliklerden satın almak tercihleriniz arasında olabilir. 

Yeni gezilerde görüşmek dileğiyle. 

- Atakan Atasoy (gecelerin delisi) 2016
Ortada bir şelale olmamasına rağmen yine de merakla su yatağına inen, fotoğraf çektirenlere rastlamak mümkün.


Gezimizin zamanlama hatasına rağmen panoramik Bursa manzarası elde kar kalıyor.





CUMALIKIZIK KÖYÜ - DAĞLARIN ETEĞİNDEKİ İNCİ


Gezmeyi, keşfetmeyi sevmek illa bilinmeyeni aramak, bulmak ve paylaşmak değil elbet. Bazen daha önce keşfedilmiş olanı da görmek, gezmek, yaşamak gerek. Cumalıkızık da böyle bir yerleşim alanı. Yani mutlaka gidilmesi, tadılması gereken bir belde.

DAĞLARIN ETEĞİNDE BİR İNCİ

Bursa ilinin kendi halinde, temiz, bozulmamış bir köyü iken, yıllar önce televizyon için çekilen kınalı kar dizisine plato olarak seçilmesiyle Cumalıkızık köyünün çehresi bir anda değişti ve Türkiye'nin en önemli günübirlik turizm merkezlerinden biri oluverdi. Tarım ve çiftçiliğin yöredeki her köy kadar belli bir oranda ve hayatı idame ettirecek kadar gerçekleştiği köyün sakinleri önceleri, şehir merkezine yakın olmaları nedeniyle köyde yaşayan, şehirde çalışan bir genç kesim ve küçük çapta da olsa tarımla uğraşan belli bir nüfustan oluşuyordu. Hatta daha önce ne yapıyordunuz diye sorduğum bir gencin, buralarda pek birşey olmadığını, en çok dağ meyvesi olan ahududu ve böğürtlenleri toplayarak reçel yaptıklarını, sattıklarını söylerken aklına tarım ürünü olarak başka birşey gelmemesi beni bir hayli şaşırttı. Belki de daha sonra turizm merkezi olarak çehresi değişen beldenin başka gelir kaynaklarına kavuşmuş ve yöre halkına bu anlamda kazanç kapısı açmış ve kazandırıyor olması, tarımda nerede oldukları konusunu bile unutturmuş olabilirdi. 
Cin Çıkmazı sokağının sonundaki ev
Köyün çeşmeleri görsel anlamda daha cazip hale getirilmeyi
ve sağlam bir restorasyonu bekliyorlar.
Gözler bu çeşmelerde Bursa'nın turkuaz çinilerini arıyor.
Dizinin ekranlarda yayımlanmasıyla tüm ülkede tanınmaya, yerli turistin ilgi merkezi olmaya başlayan Cumalıkızık halkı, günden güne artan ziyaretçi sayısıyla günlük yaşamını ister istemez değiştirmeye başlamış elbet. Önceleri sakin bir çehresi olan belde, özellikle yaz aylarında görülen yoğun ziyaretçi sayısıyla sokaklarında -olumlu da olsa-yürünemez hale gelmiş neredeyse. Bizim ziyaret ettiğimiz gün de durum aynen böyle idi. Beldeye girdiniz andan itibaren cüzi miktarlarla hizmet veren otopark alanları oluşturulmuş. Bazı bölümlerde daralan sokaklar nedeniyle zaten araç trafiğine elverişli olmayan sokaklar var, Olsa da, araçla gezdiğinizde birçok noktayı görme fırsatını kaçırmış olacağınızdan, yürümek en mantıklı yol. Cumalıkızık ziyaretinizde sırtınızda bir çantanız ve elinizde iyi bir fotoğraf makineniz olmasına dikkat etmenizde fayda var. Çok özel olmasa da dönüşünüzde size gezinizi hatırlatacak hatıralık eşyalar, yöresel yiyecekler için sırt çantası şart. Profesyonel bir fotoğrafçı olmayabilirsiniz, ama inanın burada gezdiğiniz her sokak, avlusuna girdiniz her ev, yüreğine dokunduğunuz her insan mutlaka fotoğraf karelerinizde yeralmalı. Cumalıkızık, fotoğraf severler için müthiş bir plato. Kalabalık meydanları ve sokaklarından zaman zaman sıyrılabileceğiniz kör noktalar, sakin alan ve sokaklar da yok değil elbet. Ama gezerken bir yandan da alışveriş yapmak ya da tezgahları seyretmek istiyorsanız arnavut kaldırımı tabirine uygun büyük taşlarla döşenmiş sokakları gezerken ayaklarınızı rahat ettirecek yürüyüş ayakkabılarına ihtiyacınız olacağı kesin. 


Tepside pişmiş, susamlı köy ekmeği
 Cumalıkızık evleri bilinen köy evi dokusunu neredeyse tamamıyla koruyor. Bursa yöresine ait altta avlu, üst katlarda yaşam alanı olmak üzere evler genelde iki katlı olarak inşa edilmişler. Yöre evlerinden farklı olarak alt katta yer alan avluların bahçeyle bütünleşik yapısı nedeniyle açık alanlar oluşturması. Özellikle kış ayları için, avlu olarak tabir ettiğimiz alt katlar bahçe niteliği taşıdığı için yağışlara açık ve yaşam alanı özelliğini yitirir durumda. Bugün ise tüm evlerin avluları ziyaretçi kabul edebilecek, yiyeceklerin sunulacağı küçük birer lokanta olarak hizmet verebilecek durumda olması nedeniyle ayrı bir değer kazanıyorlar. Gezimiz süresince gördüğümüz kadarıyla neredeyse bütün evlerin giriş katlarında yeralan bu avlulara açılan kapılar tamamıyla açık bırakılmış. Bunda neredeyse yarıya yakın bir bölüm evin turistik amaçlı satış, lokanta ve benzeri şekilde değerlendiriliyor olmasının payı var. 

Bursa sofralarında hamur işleri özel bir yer tutar. Düğünlerde, cenazelerde, mevlütlerde olduğu kadar günlük yaşamda da hamur işleriyle yapılan yiyeceklere önem verilir. Özellikle yörede bol yetişen ceviz ağaçları nedeniyle cevizli hamur adı verilen elde açma cevizli ve peynirli makarna çeşitleri, tepside yapılan cevizli lokum adı verilen avuç içi büyüklüğünde rulo şeklinde ceviz,şeker ve tarçınlı ekmekler yöre ikramlarının olmazsa olmazlarından. Son dönemde davet ve benzeri çoklu ikramlarda, pahalı olması nedeniyle cevizin yerini susamın almış olması bizde büyük hayal kırıklığı yaratsa da ev yapımı olması nedeniyle susamlı ekmekler de afiyetle yeniyor. Ama yine de susam, hiç bir şekilde cevizin verdiği tadı vermiyor. Tarhana çorbası da her yörenin kendine has yapım özellikleri olmasına rağmen henüz işte budur diyebileceğim özel bir tad bırakmadı ağzımızda. şimdiye dek denediklerim arasında birincilik koltuğunun sahibi; ince, neredeyse toz şeklinde yapısı ve acı biber tadıyla Trakya tarhanası. Ankara-Sakarya arasında kalan köyleri ziyaret ettiğinizde, turizmi gelir kaynağı olarak kabul edenlerinin pek çoğunda masanıza gelen mönünün ilk sırasında yaprak sarma gelir. İznik başta olmak üzere Bursa'da üzüm bağlarının varlığını duymuşsunuzdur şüphesiz.  Buna rağmen Bursa, ana yemek olarak iskender kebabı, tatlı olarak da kestane şekeriyle anılır. Yaprak sarma nedense Bursa'ya has yemekler arasında hakettiği ilgili bulamamıştır. Özellikle son yıllarda popülerite kazanan  ızgara köfte mekanlarıyla birlikte et ağırlıklı mekanlar ardıardına boy göstererek, neredeyse Adana, Urfa, Antep ve çevre illerin mutfaklarına doğru bir yaklaşım sözkonusu oldu ki, kendi adıma bu gelişmeden hoşnut değilim. 
Yolculuk durağımız cin çıkmazında ev yemekleri veren bir evin avlusu oldu. Tarhana çorbası ve ardından hemen orada yanıbaşımızda hamur açan kadınların hazırladığı ev mantısını tercih ederek doğru bir seçim yaptığımızı masamıza gelen mantı tabaklarını görünce anladık. Çoğu yerde mönüde yeralan yiyecekler neredeyse tadımlık olurken, burada yediğimiz mantı ile tıkabasa doyduk diyebilirim. Ancak yine de fiyatlar bir parça daha makul olabilirdi. Çünkü yemek hizmeti veren çok sayıda ev var ve bu fiyatlar sonraki gidişlerde tercih edilme olasılığını düşürür nitelikte. Yeme içme hizmeti sunan evler arasında en popüler olanı yukarıda bahsettiğimiz ve beldeye ününü kazandıran dizinin de çekildiği ev olsa gerek. Şöyle bir kapısından baktığımda açıkcası mevcut havasıyla beni içeri çekemedi. daha yalın, sade bir ortamı tercih edenlerden olduğumdan belki, böylesi otantik bir ortamda, ticari işletme havasını kabul etmekte zorlanıyorum. 


Cumalıkızık dağların eteğinde bir yamaç köyü. Girişten itibaren yukarılara doğru sürekli bir tırmanış halinde ilerleniyor. Belde girişi büyük bir alan şeklinde ve sağlı sollu tezgahlar sizi karşılıyor. Çarşı havasındaki bu alan yerli turist havasını hemen üzerinize yapıştırıyor. Aynı durum İzmir'in Şirince kasabasında da vardır. Bu anlamda iki belde birbirlerine benziyor diyebilirim. Bu geniş alandan yukarıya doğru ilerledikçe alışveriş yapabileceğiniz standlar azalmıyor, aksine çoğalıyor. Sokaklar daralmaya başlarken tezgahlar yoldan evlerin kapısına çekilmeye başlıyor. Bazı evlerde avluların içinde alışveriş yapabileceğiniz tezgahlar var hatta. 

Cin Çıkmazı sokağında fotoğraf çektirmeyi unutmayın.
Unesco tarafından koruma altına alınan dünyanın sayılı yerleşimlerinden biri olması nedeniyle Cumalıkızık'ta evlerin yapımı, bakımı, tamiri gibi işlemler özel izinler gerektiriyor. Bu da beldenin o güzel, tarihi ve doğal yapısının bozulmaması açısından garanti veren güzel bir uygulama ve yaptırım. Gezimiz sırasında bazı sokaklarda devam eden inşaatlar vardı. Bunlardan birinin hamam olduğunu öğrendim. Eskiden var mıydı, eskisine göre yeniden mi yapılıyor yoksa yeni mi düşünüldü bilmiyorum ama bittiğinde son derece güzel bir yapı olacağı ve ziyaretçi sayısını katlayacağını öngörebiliriz. Osmanlı'nın merkezlerinden olması nedeniyle Bursa,
Şarkıda geçen "mor salkımlı pencere" bu olsa gerek
ülkemizde hamam kültürünün en yaygın olduğu illerimizden biri muhakkak. İnegöl ilçesinde yeralan Oylat kaplıcası, İznik'teki tarihi 2. Murat hamamı, İl merkezinde, Çekirge semtinde neredeyse her köşebaşında rastlayabileceğiniz banyolar ve tarihi hamamların yanısıra, Yalova'ya kaptırdığı Çınarcık hamamları da her gezgin ve yerli yabancı turistin görmesi, girmesi gereken yerler. Cumalıkızık henüz otel ve pansiyon açısından hizmet vermiyor, verse de ben rastlamadım ya da yeterli tanıtım yapılmıyor olabilir. Ancak şu bir gerçek ki böyle güzel bir beldenin konaklama konusunda da birşeyler yapması gerekir. Sabah gelip havasına dokunmak ve sonrasında geri dönmek zorunda kalmak bu güzel ziyareti tamamlamış hissi yaratacaktır çoğu kişide. Elbet yöre halkının turizm bilincinin zamanla artacak olması ihtimali ve bunun da bir çaresini bulacağını ummak gerekir. Aksi taktirde bu açığı kapatmak üzere rant peşinde koşan pek çok kişi beldeye gelip, köyde olmasa da yakın çevrede yerleşerek burada işletmeciliğe başlayabilirler ve bu da beldenin doğal nüfusu ve görüntüsüne de yansıyarak otantik havasına olumsuz etki teşkil edebilir. 
Köylü kadınların evlerinin avlusunda taze taze açtıkları
hamurla yaptıkları ev mantısının tadına doyum olmuyor.
Şimdilik profesyonel ve farklı duruşuyla dikkatimi çeken tek bir mekan oldu Cumalıkızık'da. Burası "sanat ve nostalji köşesi" adıyla hizmet veren otantik eşya dükkanı. Sahipleri sohbeti güzel insanlar. Yolunuz düştüğünde ya da otantik eşyalara meraklı iseniz sırf bu dükkana uğramak için bile gitmenizde fayda var. Bugün büyük avmlerde büyük mağazalarda büyük paralarla alıcı bulan, iç dekorasyonda kullanabileceğiniz sandık, valiz, avize, gramafon, bakır tabak ve sürahi gibi birçok otantik eşyaya bu dükkanda rastlayabilir, satın alabilirsiniz. Köyün yerlisi mi değil mi bilemiyorum ama, dışarıdan birileri gelecekse, rant için değil, bunlar gibi, yaptığı işi gönlüyle yapan insanlar gelsin.  Siz de gidin, görün diyeceğim yerler arasında Cumalıkızık. İstanbul yönünden Bursa'ya ulaştığınızda, solda Eskişehir istikametine döndüğünüzde toplu ulaşım yoluyla paralel olarak yol aldığınızda, sanayi sitesi tabelasını gördüğünüz yan yola girin ve hemen sağınızda kalan sanayi sitesini görünce sağa dönerek içinden geçip ilerleyin. Karmaşık olmayan, güvenli bir yolun sonunda Cumalıkızık sizi karşılayacaktır.

Yeni geziler ve farklı mekanlarda görüşmek dileğiyle. - Atakan Atasoy (gecelerin delisi) 2016 


Yöresel yiyeceklerden hangisini tadarsanız tadın, bir kase tarhana da olsa, yanında mutlaka susamlı ev ekmeğinden yemeyi ihmal etmeyin. Tarhananın da hakkını vermek gerekir.


Cumalıkızık gezimizde bana eşlik eden ailem. Yeni gezilerde yeni mekanlarda görüşmek dileğiyle... Atakan Atasoy

MİMAROBA GÜZELCE BELDESİ

Bilenler bilir, aklımıza eser arabamıza atlar, hadi yeni bir yer keşfedelim deyip düşeriz yollara. Bugün de öyle yaptık. Benim tek başıma daha önce gittiğim ancak fazla birşey göremeyip geri döndüğüm Büyükçekmece Mimaroba'ya bağlı Güzelce beldesine gitmeye karar verdik eşimle. Beylikdüzü'nden hareketle yol 15 km civarı sürüyor. Yol fena değil. Kısa bir sürede Mimaroba'ya, oradan da Güzelce'ye varılıyor. Yolu ve nasıl gidilir kısmını kısa geçiyorum çünkü gitmeniz için tavsiye etmeyeceğim belki de tek yer şu ana dek paylaştıklarım içerisinde.
Güzelce, kime sorsanız deniz kenarında şirin bir tatil beldesi. Ama orada oturuyorsanız eğer. Günübirlik gidecekseniz alışveriş için karşınıza çıkacak bakkal dükkanlarından başka göreceğiniz bir şey yok. Hafta arası gittiğimiz için insan sayısı -sokaklarda- yok denecek kadar azdı. Tamamen sessiz, kovboy filmlerindeki terkedilmiş kasabalar tadında bir Güzelce ile karşılaştık ki, daha önce gittiğimde de durum aynı idi. Merkezin yollarındaki tabelalarda nereye gidebiliriz diye dolanırken karşımıza çevreyolu yönlendirmelerinin dışında sadece marina tabelası çıktı. Tek seçenek olarak karşımıza çıkan tabelayı takip ederek geldiğimiz marina yat sahiplerine ait özel alan olduğundan giriş mümkün değil. Kapıdaki görevli gence hemen yan taraftaki küçük sahil bölümünü göstererek buradan başka plaj olup olmadığını sorduk, Yokmuş. Arabayla girebiliyor muyuz dedik. Girebiliyormuşuz. İçeride kumsal, kumsalda 4 araç ve bu araçlarla gelen aileler var. Girişten itibaren 10 metre ilerledik ve gördük ki bildiğin küçük bir alanda deniz kıyısı. görülecek birşey yok. Girdiğimiz gibi hemen çıkmak için manevra yaparken hiç bir şekilde uyarılmadığımız, bir tabela dahi asılı olmadığından bilmediğimiz için aracımız kuma saplandı. Orada bulunan ailelerin yardımıyla aracımızı başka bir araçla çekerek ve gençlerin de yardımıyla iterek yaklaşık bir saatte saplandığımız kumdan kurtulabildik. Geri dönüp Güzelcenin içine, denize bakan ama arka mahalle tadındaki sokaklarına girdik. Yapılaşma ilginç, evler tek sıra değil, çoğu ev sokağa düz ya da paralel değil, ilginç bir şekilde köşe olarak bakıyor. Evin içinde otururken sokağa bakan bir duvar vardır ya hani, burada evlerin köşeleri sokağa bakıyor. Yani içeriden iki duvardan da aynı sokağı görmek mümkün. sokak dediklerim de neredeyse üç bilemedin dört ev boyunda. Dördüncü ev bitince başka bir sokağa dönüş yapıyorsun. O derece. Beldenin girişinde bu sorun yok. Adı villa olan, site olan, yalı olan bir sürü yerleşke var yol boyunca. Bu villa, site ve yalılar dışında Güzelce'de denizi gören büyük ihtimalle yok. Sadece küçük bir park var. O parka girdiğinizde tepeden denizi ve marinayı görebiliyorsunuz. Sadece görebiliyorsunuz.  Denize girebileceğiniz her sokak, her iniş oradaki evlerin sokağından geçmenizi gerektiren, özel mülk kıvamında olan noktalar. Araçla denize inmek gibi bir lüks zaten yok. Yürüyeceksiniz, ya da kimseyi rahatsız etmemek için hiç girmeyeceksiniz o sokaklara. İnseniz de zaten güzel olmasına rağmen dar kıyılar karşınıza çıkıyor, iki üç aile ya da grup geldiğinde doluveren cinsten. Dönüşe geçmiş olmamıza rağmen ısrarla birşey vardır mutlaka, olmalı diyerek Sinanoba tarafına sürdük aracımızı. Burada da yamaç boyunca tüm deniz gören şerit özel mülk olarak kapatılmış, şahıslara ait villalarca denizi görmek engellenmiş. Bir restaurant tabelası görüp iniyoruz yamaçtan belki orada denize elimiz ayağımız değer diye. Ancak daha denizi görmeden mekanın araç giriş kapısı karşımıza çıkıyor ve geri dönüyoruz. Tüm umudumuz yolda gördüğümüz iki gençte. yaklaşıp kıyıya nereden inebiliriz, sahil var mı diye soruyoruz ve cevap bizi şok ediyor. Ağbi sahile inmek istiyorsan Büyükçekmeyece'ye gidin, burada oyalanmayın. İşte bizim bugün yola çıkarken hayalimiz olan güzel bir sahil kasabası keşfetme düşüncemiz bu cümleyle son buldu. Mimarsinan ve Mimaroba denen yer bildiğin sıradan bir İstanbul ilçesi. İçeri girdikten sonra solda Sinanoba deniz kenarında denizle alakası olmayan bir yer. Sağdan devam ettiğimiz Güzelce ise bildiğin bir köy. Tek farkı, köy evlerini ve tarlaları satın alıp üzerine iki katlı evlerini yapmış ve kapısına da villa tabelası koymuşlar. Eviniz var ya da kiralamak istiyorsanız kafa dinlemek için ideal bir yer belki ama hadi dinlendim dışarıya çıkayım dediğinizde sizi bekleyen hiç bir şey yok. Bu yüzden yazdıklarım arasında ilk kez mutlaka gidin diyemeyeceğim tek yer.

NEDEN -sadece- SURİYELİLERE KARŞIYIZ?


Pek çoğumuz ben de dahil son dönem gündemine uygun olarak suriyelilere ateş püskürüyoruz. kendimizce haklıyız. gelip geçici olmadıklarını, içimize nüfus etmeye çalıştıklarını gözönünde bulundurunca gerçekte de haklıyız. peki suriyeliler bizi neden rahatsız ediyor? neden sadece suriyeliler bizi rahatsız ediyor. biz değil miyiz her türlü yabancı menşeeli yaşam tarzına adapte olmayı medeniyetliğin bir parçası kabul eden? biz değil miyiz yerli malına tü kaka, yabancı olana modernlik diyen? 
kaçınız kebabı, lahmacunu kıroluk göstergesi bulup öğle yemeğini mc donalds'da alıyor? kaçınız mis gibi Türk kahvesi varken, sulandırılmış nescafesini starbucks'ın koca koca kağıt bardaklarından herkesin gözüne soka soka içiyor? 
ben kendi ülkemde bir restauranta gittiğimde ve kahve istediğimde bana sorulmadan önüme ince porselen kahve fincanında Türk kahvesi getirilmesini istemekte haksız mıyım? neden siparişimi bekleyen garson kahve istediğimde "Türk kahvesi mi?" diye soruyor? ela gözlerim kahverengi saçlarımla Alman'a mı benziyorum, İngilize mi, amerikalı'ya mı? 
her ne kadar bana Türk kahvesi mi diye soran garsona içimden ebenin kahvesi kardeşim demek gelse de haklı mıyım? değilim elbet. hiç birimiz haklı değiliz. tıpkı suriyelilere karşı duyduğumuz bu kin, bu öfkede olduğu gibi hiç birimiz haklı değiliz. 
suriyelilerin siyasal anlamda kimliklerinin açık olması bizi korkutuyor. düşman içimize angelina jolie kılığında iyiniyet elçisi sıfatıyla sızdığında ona kucak açan kim, hangi millet? anadolu'nun hiç birimizin gitmediği en ücra köylerine gelip yerleşen, "yıllar önce geldik çok beğendik, sonraki yıl gelip yerleştik, insanlar çok sıcak, bize kucak açtılar" diye yabancı bir ailenin paylaştığı hatıraları bizim gazetelerimizden okurken, acaba bu aile bu köyde ne halt ediyor, amerika, ingiltere gibi yer bırakılıp da Türkiye'ye hele hele kurdun kuşun uğramadığı köylere neden yerleşti bunlar diye aklına getirmeyen millet kim? 
suriyeliler dükkan açıyorlar. açmalarına birşey değil de tabelalarını da Türkçe yerine arapça asıyorlarmış. bak sen! senin kapı komşusu yaptığın eğlence merkezleri, avmler, ayak üstü atıştırmalık, pardon fast food sunan lokantalar çok mu senden, çok mu bizden. yukarıdan gelince koşa koşa gidip kapısında kuyruk olduğumuz tehlikeye gözümüzü kapatıp, aşağıdan gelene, beraberinde kendi kültürünü getiriyor diye kızmak hakkımız mı sence? 
biz millet olarak bizden olmayana duyduğumuz hayranlığı sadece yerkürenin batısı kabul ettiğimiz yerlerinden geldiğinde kabulleniyoruz, kabullenmek için koşturuyoruz adeta. doğudan ise gelmesi bir yana yaklaşmasına dahi izin vermeyecek kadar avazımız çıktığınca bağırıyoruz. gelmesinler hiç biri. ne doğudan ne de batıdan, hiç bir yerden gelmesinler aslında. Türk halkı olarak geleneğimizle, duruşumuzla, tarihimizle dünyaya örnek olacak bir ulus olduğumuzu, dünyayı bilim, teknoloji gibi alanlar dışında örnek almak için uğraşı içine girmemizin gereksizliğini kafamıza sokmak gerek artık. sanatı hiç saymıyorum. Osmanlı da Türk de sanat konusunda batı ve doğunun en güzel biçimde harmanlanmış kendine has eserleriyle her türlü yarışa hazır durumda zaten. yeter ki kendimize koymaya çalıştığımız sınırları aşmasını bilelim. 
yıllar önce görevim gereği bir üniversite değişim projesi kapsamında ülkemize gelen yabancı ülke öğrencilerini 2 hafta ağırlayan ekibin başında yeralmıştım. konuklar arasında yeralan bir İngiliz erkek üniversite öğrencisi grupla birlikte gelmek yerine 1 hafta önceden Türkiye'ye giriş yapmış ve güney sahillerini gezdikten sonra aramıza katılmıştı. kendisine zorluk çekip çekmediğini sordum, çünkü dilimizi bilmiyordu. bana hiç zorluk çekmediğini söylerken beni hayrete düşüren şöyle bir cümle sarfetti; siz Türkler biraz salaksınız. gittiğim her yerde, benimle konuşmak isteyenlere "Ali şen başkan, fenerbahçe şampiyon" diyorum, hemen yemek ısmarlıyorlar, çay, kola ısmarlıyorlar. niye zor olsun ki"
doğru niye zor olsun ki... bizim misafirperlik addettiğimiz, yabancıyı baştacı yapma hevesimizin yabancı gözündeki anlamının karşılığı sadece tek bir kelimeden ibaret. enayilik. 
şimdi soruyorum size. kuzeydeki sınır kapısından geleni enayilik kıvamında başımızın üzerine oturtmaya çalışan bizler, güneydeki sınır kapısından geçeni neden aynı misafirperverlikle karşılamak istemiyoruz. yine altını çizerek söylemek istiyorum. burada anlatmak istediğim suriyeliler gelsin, bizimle yaşasın durumuna haklılık kazandırmak değil. ben de bu yazıyı okuyan çoğunuz gibi bu durumun karşısındayım. ama karşı olduğumun, karşısında durmamız gerekenin sadece bu olmamasını hatırlatmak adına düşüncelerimi paylaşıyorum. biz çok öncesinden biz olmayı unutmamış olmalıydık diyorum. biz olmaktan vazgeçeli uzun zaman olduğunu hatırlatmak istiyorum dilim döndüğünce. neymiş, suriyeliler dükkanlarına arapça tabelalar asıyorlarmış. Türkiye'de kaç Türk, kaç Türk oğlu Türk dükkanına ingilizce tabela asıyor peki? bunun çetelesini tutanınız var mı? ya da bu tabelaları gördüğünde rahatsız olanınız var mı? aksine at şeyine konan kelebekler gibi hepimiz o dükkanlara, mağazalara koşturmuyor muyuz? ben koşturuyorum. sen de koşturuyorsun. yalan değil. biz böyle bir millet olduk. kimse bize sormadan gelmedi. aksine biz buyur ettik. biz hoş gördük. biz içimize aldık hepsini. 
sanatsal, ebedi, yazar elinden çıkmış türlü kelimeler, cümleler var bu yazıyı bitirmek için ama bizim anladığımız dilden noktayı koymak istiyorum affınıza sığınarak. rahmetli babamın bir sözü vardı. kızardım söylediğinde ama bizim durumumuzun en güzel özetidir bu söz.
"böyle göte, böyle .arak!" 

-Atakan Atasoy

Arşiv