OĞLUMA

Zaman insanların güzel olduğu yıllar. Yer Eskişehir. Mekan şehrin en çok dinlenen yerel radyosu. Mikrofonda ben. Şarkılar, türküler, sohbetler. Bir ara mola. Sonra Pelin’den gelen telefon. O zamanlar henüz telefonlar masa üzerinde duruyor ve ahizeyi telefondan ayırıp kulağına koyarak dinliyorsun. Ve bir anda ahizede duyduğun ses, yüreğine öyle kelimeler döküyor ki; anlatmaya kalksan binlerce tarifi var ama anlatmak istesen sadece bir salak gülümsemeyle tabiri mümkün. Diyor ki; -”baba oluyorsun ” Sanırım bu kendi küçük ama içinde sevinç olduğunu bildiğin ama şu ya da bunun gibi diye anlatamadığın, şahsına münhasır cümlenin sonrasında herşey daha bir başka oluyor insanın hayatında. Arkadaş olmak, sevgili olmak, aşık olmak, eş olmak başka, baba olmak ya da baba olacak olduğunu bilmek daha bir başka şey sanki. Yine 2 elin, yine 2 kolun var. Gözlerin yine aynı renk, ama bakışları farklı. Yüreğin yine aynı yerde ama atışları farklı. Hayat yine aynı ama senin beklediğin, senden beklenen farklı. Bir tek bunu biliyorsun. Ve adımların her zamankinden biraz “ama biraz” daha farklı. Ne baba olmamak ya da olamamak dünyanın sonu, ne de baba olmak ya da olacağını duymak başka bir yolun başı. Hayat böyle alıp oradan oraya koyuveriyor insanı. Ama bazen böylesine mutlu, böylesine çok mutlu oluveriyorsun. Bir parça daha tamamlanmış hissediyorsun. Ama ne olacak, nasıl olacak, sağlıklı mı doğacak, hangi gün doğacak, burcu ne olacak, adı ne olacak, saçının rengi, gözünün rengi, derken o ilk görüntüyü hafızana kaydedeceğin ana dek geçen süre su gibi geçip gidiyor. Sonra bir doktorun doğum odasının kapısından çıkarken kucağında taşıdığı garip, yeşil renkli örtünün içinden uzanan minicik bir pembe el yanından geçerken anlıyorsun ki dünya bir yana, önemli saydığın herşey bir yana dağılmış, sadece o minik pembe elin görüntüsü senin başlangıcın olmuş. Yavrusunu göremeyince telaşla bağırıp etrafta koşturan anne kedinin ruhu içine girmişçesine, ne oldu, nasıllar, iyiler mi, nereye götürüyorsunuz, eee? Derken, tansiyonun düşmüş bayılmışsın ve ayıldığında bir arabanın sağ ön koltuğunda ayılmış gibi görüyorsun kendini. Soluna dönüyor, bakıyorsun ki o yeşil örtüden uzanan aynı el direksiyonu tutmuş, teybe bir metal müzik cdsi takmış birlikte yol alıyorsunuz. İşte böyle bir şey zaman dedikleri de hayat dedikleri de. Akıyor. Ama ne zaman? Nasıl? Anlamıyorsun. İşin oluyor, gücün oluyor, hastan oluyor, sevincin oluyor, derdin oluyor, paran oluyor, paran olmuyor, huzurun oluyor, sağlığın oluyor, hastalığın oluyor, arkadaşların oluyor, düşmanların oluyor. Yalnızlığın da oluyor bazen. Ama herşey mutlaka ve mutlaka değişiyor. İyisi de oluyor kötüsü de oluyor. Ama herşey değişirken anne ya da baba olmak değişmiyor. Değişmesin de. Hiç birşeye sahip değilken ailen varsa yetiyor. Farkında olmasan da, birilerinin eşi, birilerinin babası, birilerinin çocuğu olmak sahip olduğun en güzel şey hayatta. Sahip olduğumuz en güzel şey o. Sizler bugün, güneş tam tepede iken; havanın sıcaklığından, işlerin çokluğundan, trafiğin yoğunluğundan, televizyondaki programdan, gündemdeki haberlerden yana zamanı yakalamaya çalışırken, ben, nereye baktığımın bir önemi olmaksızın, bundan tam 21 yıl önce gözlerimde dondurduğum o anı düşünüyor olacağım büyük bir ihtimalle. Gözbebeklerimde gözbebeğim.
Oğlum.. oğlumuz… “biz” olduğumuz. Mutlu yaşlar. Sevip sevildiğin, mutlu, uzun, sağlıklı ve büyük bir aile olman dileğiyle.
Doğum günün kutlu olsun…

BİLİYORUM Kİ;

artık biliyorum ki; birisi bana, yaptığıyla ilgili tepkimi koyduğumda "senden bunu beklemezdim" diyorsa, bir bok yemiştir, bir bok yiyordur, göz yummadığım ve o boku paylaşmadığım için bozulmuştur.

HENÜZ GİRMİŞ YAŞINA. EDALI İŞVELİ KÖYLÜ GÜZELİ

10 yaşındaki kız çocuğuna ahlaksızca baktığı için türbanlayanlar var bu ülkede ve bunlarla aynı havayı soluyor olmaktan utanıyorum. çünkü aynı zihniyet 14 yaşında bu kızlara nikah kıymayı, kadın yapmayı da mekruh kılıyor.

ÇOCUKLARA TÜRBANA İZİN VEREN DEVLET Mİ, YOKSA 10 YAŞINDAKİ KIZINI ÇOCUK DEĞİL DE CİNSEL TEHLİKE GÖRÜP BAŞINI BAĞLAYAN ANNE BABALAR MI DAHA TEHLİKELİ BU TOPLUMDA? ARZ'DAN ZİYADE TALEP KORKUTUYOR BENİ.

TARZINI SEVEYİM !

eskiden televizyonlarda bayram programları olurdu şarkı türkü dinlerdik. teve'de sokaktan toplanmış ev kızlarının -üstelik bazıları anneleri tarafından dikilmiş- rezil kepaze kıyafetlerle eskort kızları andırdıkları bir program var saatlerdir. çoooooook eskiden yine böyle bir taktikle gece jimnastikleri, çin çin kızlarla, tutti furittilerle bir nesli yukarı çekip yüksekten aşağı bırakıvermişlerdi. aynını yeniden yavaş yavaş yapmaya, rezilliği enjekte ederek toplumu bozmaya başladılar. bir program var televizyonda ama onun arkasında çok daha büyük bir program var hakkımızda kurgulanmış olan. bir yandan ilkokulda kızların başlarına örtü takan, bir yandan televizyonda ev kızlarının götünü başını açtırıp yarıştıran bir tezgah.
Bir de dizilerimiz var evlerden ırak.
yine ev, yine ses olsun diye açılan tv'de şapşal diziler. dizilerin hiçbirinde gençler ne toplanıp basket oynamaya gidiyorlar ne sinemaya. kimse birbirine "üzerindeki kıyafet ne güzel, nereden aldın diye sormuyor. annengillere selam söyle diyen yok. erkekler eşkıyalık, kızlar orospuluk peşinde. bir direniş de şu dizilere olsa ne güzel olacak. "ki bizim toplumu asıl yıkan kesilen ağaçlar değil, bu ekranlarda dönen kepazelikler"

KAÇ KAÇ BİTMİYORSUNUZ !

ne zaman insana ihtiyacın olsa ya da ne zaman işler yolunda gitse, biryerlerden Allah'ın insanlara diğer bakış açısını da öğretsin diye yarattığı ancak insan olmadığı halde insan bedenine bürünmüş bir takım yaratılmışlardan ne kadar hızlı koşsan da ne kadar mekan değiştirsen de bir türlü kaçamıyor, kurtulamıyorsun. Unutmak istiyorsun, kafana takmaktan bıktığın için hatırlam...amak istiyorsun ama olmuyor. O insan bedenine gizlenmiş "köpekler" biryerlerden çıkarıveriyorlar şeytanın bile görmekten bıktığı suratlarını. sen ne kadar ardında bırakmış olsan da bir başka arkadaşının yanında, önünde, arkasında soluk bulmaya, fırsatları değerlendirmeye devam ediyor bu "köpekler" ve sen bir şey yapamıyorsun. Bırakıp giden sen olduğun, kurtulmaya çalışan sen olduğun halde; adın hep "kaçan" oluyor. aslında "kurtulan" olduğunu anlamak istemiyor diğerleri. Çünkü farkında değiller senin yaşadıklarını önünde sonunda yaşayacaklarını ve o "köpeklerin" dişlerini onlara da göstereceklerini. gülüyorlar fotoğraflarında, gülümsüyorlar yanlarındakini büründükleri insan sıfatıyla tanıyor olmanın gafletiyle.
"köpek" sizi kovalarsa yapılacak en güzel şey yere çömelmektir derler. "köpek" ile aynı boy izasına gelirseniz size bir şey yapmaz çünkü. Ancak "köpek" üzerinize gelirken ayakta durmaya devam eder, karşısında dikilirseniz, "köpek" sizi tehdit görür. yere indirmek için üzerinize atlar.
Benim de üzerime atlamak için hamle yapan, yere indirmek için bana doğru koşan "köpekler" oldu elbet. hem özelimde hem de iş yaşantımda. özelimdekilerin benden çıkarları küçük olduğu için ödün vermekten çekinmedim, bugün bana yarın sana diyerek. çünkü beklentilerimizin sınırları, benden alacakları ya da verecekleri belli idi. ancak iş yaşamında birarada olmak zorunda olduğum "köpekler" var ki; onların karşısında dik durmaya çalıştıkça çoğalarak, sürüler oluşturarak geldiler beni yıkabilmek için. bu "it sürüsünün" karşısında duramadım. gücüm yetmedi. terkettim, ayrıldım soluk aldığım ortamdan, ardımdan bakanların tabiriyle; KAÇTIM. ama uzaklaşmak modern iletişim çağının başa bela ortamında o denli yeterli olup başarılı kılmıyor unutmayı. halen daha o "köpeklerin" yüzünü bir başka mecralarda, bazen bir arkadaşımın paylaşımında, bazen daha farklı yerlerde anılırken ya da bir fotoğrafta pis suratlarıyla sırıtırken görüyor ve hatırlamaya, hatırladıkça da yaşadıklarımı, bana yaşattıklarını taze tutmaya devam ediyorum. unutamıyor ve hazmedemiyorum bir türlü. ben böyle söyledikçe ve bu tutumda olduğum anlarda da ailem, eşim, kardeşim, agresif olduğumu, böyle giderse kimsenin selam vermeyeceğini bana söyleyerek kulağımı çekiyorlar. bir süre onları dinliyor, hak veriyorum. bir süre neşeli, mutlu, dünya ipinde olmayan Atakan olmaya gayret gösteriyorum. ancak beceremiyorum. hayatımdan geçen, geçerken dişlerini etime saplayan, beni yaralayan ama bu davranışı "köpekliğin şanından" olduğu için kendinden ödün vermeden hayatına devam edenlerin bazen bu sayfalardan gülümseyen yüzlerini gördüğümde nefretim herdem taze kalmaya, yaralarım yeniden kanamaya devam ediyor. yaralarımdan o "iş hayatının kuduz köpeklerinin" salyaları damlıyor hala. böyle sürdüğü müddetçe de biliyorum ki hiç bir şekilde kapanmayacak ve acımaya devam edecek ısırdıkları yerler. bana onları hatırlatarak içimdeki sızıyı farkında olmadan devamlı kılan arkadaşlarım, inanın sonunda aç kaldıklarında ısırılma sırası sizlere gelecek. sizin etinizden et koparıldığın görmek istemiyorum. siz "can"sınız, siz "dost", "kardeşsiniz" ama yanınızdaki "köpeklerle" birarada olmaktan dolayı duyduğunuz mutluluk, onların boyuna indiğiniz, karşısında çömeldiğiniz sürece devam edecektir. Umarım birgün benim gibi ayakta durmayı akıl ettiğiniz ya da ayakta durma ihtiyacı hissettiğinizde bu "köpekler" sizin de üzerinize atılarak dişlerini geçirme fırsatını bulamazlar. ben halen kanıyorum çünkü. her ne kadar ayaktayım desem de her ne kadar unuttum desem de öyle olmuyor. yaralandım bir kere. ve etimden ruhuma geçen bu yaralar beni yavaşlatıyor. unutamamak beni kahrediyor. unutamamaktan öte, "köpeğe; köpeksin" diyememek içimi kemiriyor sürekli. unutmak için görmemek bazen yeterli oluyor. ama görmemek için sizleri de ardımda bırakmak istemiyorum. tek dileğim, doğru kim, yanlış kim sizin biran önce görmeniz ve hayatınızdaki "köpeklerle" kanınızı emen "sülüklerle" biran önce yüzleşebilmeniz ve vedalaşabilmenizdir. sevgilerimle, Atakan Atasoy

Ajda'dan doğum günü hediyesi :)


Ajda konserinin doğumgünü haftama denk gelmesi, tesadüfen çok istediğim ilk süperstar longplayini Pelin'in hediye etmesi, yanımda bulunsun bakarsın odasına gönderirim imzalar diye plak kapağını yanıma almam falan hepsi zincirleme gelişiverdi o hafta ve konser gecesi. İkinci şarkıda girdiğimiz konser alanında en ön sıradan izleme şansını yakalamak da güzeldi elbet. O özel plağın kapağını imzalaması için seslendiğim Ajda'nın sahneden gönderdiği öpücükle doğumgünü hediyem tam oldu diye mutlu mesut ayrılıyor olduğum konser sonrasında bir de süperstarımın arkadaşlarını göndererek imza için minibüsüne davet etmesi, konuşmamız, elini tutmam, albümün her sayfasını imzalaması. rüya gibiydi. Ajda konser sonrası yorgun evine gönüyorken ben hala elimde LP, makinemde Ajda fotoğrafları, yüzümde şebek gülümsememle avm'de geziniyordum. :)




Sansür Tadında Bir Sergi - The Human Body Exhibition - Türkiye

Önceki gün, dünyayı ayağa kaldıran muhteşem ve bir o kadar göreceli yorumlarla anılan The Human Body Exhibition sergisini Aqua Florya'da gezdim ve izledim. James Bond serisinin son filminde dahi kullanılan gerçek kadavralarla yaratılmış enstanteneleri aradı gözlerim. Serginin girişinde yeralan bilgide 200'e yakın beden diye anlatılanlara rağmen topu topu 6-7 beden yeralmıştı sergide. diğerleri vücuttan kesitler idi. Belki de kucak kucağa oturturmuş cansız ama gerçek bedenler, karnı yarılarak içerisindeki bebeğin gösterildiği cansız hamile kadavra, kumar oynayan ölüler ve bunun gibi oluşturulmuş görüntülerin dini açıdan sakıncalı ya da tepki görebileceğinden korkmuş olabilirler diye düşündürüyor bekleneni Türkiye'deki sergide bulamamak. Gezdiğim sergi o muhteşem koltuğuna oturtulan The Human Body Exhibition'dan çok bir sağlık müzesi gezisi ayarında ve tadında idi. Yıllar önce 1-2 kez ziyaret ettiğim, Sultanahmet'te bulunan sağlık müzesi kadar -belki- etkiledi beni bu otosansürlü sergi. Sağlıklı/hasta kalp, sağlıklı/hasta akciğer, üreme organları ve daha birçok görsel yerli sağlık müzesinde de var. Ama Amerika'dan gelmişi varken eminim kimsenin aklına Sultanahmet'tekine gitmek gelmeyecektir.


İSİM SARIYER BÖREKÇİSİ, MÖNÜ BİLDİĞİN PİDECİ DÖNERCİ

bugün eminönünde, sarıyerdeki, Sarıyer börekçisinin o nefis böğreğinden yeme şansı yakalayıp fotoğrafta yeralan ve nimet abla gişesinin hemen yanında bulunan Sarıyer börekçisine girdik. garsonun Sarıyer böreğimiz kalmadı demesi bizi üzdü elbet ama diğer siparişlere geçtik. menü döner, İskender, pide... çıkışta aklıma takılanı sordum kasada. "sizin sarıyerdeki Sarıyer börekçisiyle ilginiz yok aslında ve Sarıyer böreği de yapmıyorsunuz değil mi? diye. "elemanlarımız oradan" yanıtını aldım. yani bu durum, mc donalds'da tuvaletleri temizleyen adama da eminönünde "eminönü mc donalds" adıyla kebapçı açma hakkını vermez mi? adam kandırmanın bu kadarına pes doğrusu. İstanbul'un göbeğinde Eminönü'nün merkezinde adam çakma tabela ile müşteri çekip haksız kazanç sağlıyor.
 

BEREKETLİ TOPRAKLARDA ZEYTİN HASATININ ÖYKÜSÜ

"Zeytin gözlüm, sana meylim nedendir?"

SOFRALARIMIZIN SİYAH İNCİSİ
Yazı ve Fotoğraflar : Atakan ATASOY

Fonda bir ressamın özenli fırça darbelerinden çıkmış bir tablo gibi gözlerinizin önüne serilen masmavi İznik Gölü ve yeşilin, gölün eteklerine kadar uzandığı zeytin bahçeleriyle, Bursa’nın Orhangazi ilçesine bağlı Sölöz Beldesindeyiz.

İstanbul’dan hareketle, feribot ulaşımı dahil olmak üzere yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra önce Bursa yolu üzerinde bulunan Orhangazi’ye ve oradan da solunuzda kalan İznik Gölü’nü takip ederek Sölöz’e ulaşabilirsiniz.

Zaman hasat zamanı. Zeytinler olgunlaşmış, iyiden iyiye kararmış dallarda. Kahvehaneler uzak yollardan hatta Ege Bölgesinden gelen sezonluk işçilerle dolup taşmış, neredeyse oturacak yer yok masalarda. Hasat, mevsim şartlarına göre Kasım-Şubat aylarını kapsıyor bölgede. Köy merkezinin göle uzaklığı 3 km. ancak arada kalan bu mesafe köylünün tarımda kullandığı zeytin bahçeleriyle kaplı.



ZEYTİN GÖZLÜM SANA MEYLİM NEDENDİR?

Güzel bir günde horoz sesleriyle uyanıyor ve tarlaya gitmek üzere hazırlanıyoruz gün doğarken. Kısa bir kahvaltının ardından kadını erkeği, genci yaşlısı 12 kişilik bir ekiple traktörün arkasındaki yerimizi alıyor ve düşüyoruz yollara. Köyün göle doğru ilerleyen toprak yollarında bir yanımızda deli gibi bizden önce göle ulaşmak çabasında olan derenin heyecanı, diğer yanımızda alabildiğince uzayıp giden zeytin tarlaları ağır ağır ilerliyoruz. 15 dakikalık bir traktör yolculuğunun ardından zeytin toplayacağımız tarlaya geliyoruz. Önce 40 basamaklı, kavak ağacından yapılma merdivenler indiriliyor ve ardından herkes beline bağlayacağı örgü sepetleri, seleleri alıp dağılıyoruz ağaçların arasında. Kimi dip denen, yere dökülmüş zeytinleri toplarken kimi de merdivenler yardımıyla uzandığı yüksek dallardan Marmara’nın eşsiz lezzetiyle ünlü sofralık zeytinlerini toplamaya başlıyorlar. Çoğu kişinin ayrı ağaçlarda yetiştiğini zannettiği yeşil ve siyah zeytinleri birbiri ardına belimizdeki sepetlere dolduruyoruz tek tek. Bunlar daha sonra makinelerde ebatlarına göre ayrılacak, ardından rengine göre yeşil zeytin veya sofralık sele zeytini, fıçı (salamura) zeytini olmak üzere belirlenecek. En küçük boyda olanlar ise zeytinyağı üretimi için ayrılacak ve yağ fabrikasına götürülecekler.  Bölgede zeytinden alınan verim iklim şartlarına göre değişiklik gösteriyor. Böyle olunca her yıl elde edilen ürün miktarı ve kalitesi farlılıklar gösteriyor. Ama zeytin toplama yöntemine bakıldığında görüyoruz ki, Akdeniz ve Ege bölgelerinde kullanılan sırıkla toplama ve silkme yöntemleri burada uygulanmıyor. Bu da ağaçların zarar görmesini, kırılmasını tabiri caizse küsmesini engellemiş oluyor. Kadını erkeğiyle herkes her bir zeytin tanesini tek tek dalından özenle ayırıp dolduruyor sepetine.

Aslında kimsenin acelesi yok. Kimi ağaç dibinde, kimi dalların üzerinde kah sohbetlerini sürdürüyor kah yanık yanık türküler söylüyor kah neşelenip karşı bahçeleri çınlatıyorlar şarkılarıyla. Köylünün o en saf en güzel işbirliği içerisinde, dolan sepetler ağaçlardan indirilerek traktörün arkasındaki büyük selelere yerleştiriliyor. Biz de onların dilinden dökülen şarkılara eşlik ediyoruz zeytin toplarken.

ÖNDE ZEYTİN AĞAÇLARI ARKASINDA YAR...

39bin yıldan beri insanoğluna meyvelerini sunan zeytin ağacı; bereketin, barışın sembolü olarak tarihte sürekli karşımıza çıkar; bazen bir romanda, bazen bir kuşun gagasında. Kimi zaman da altından bir süs eşyasıdır yaprakları bir kraliçenin tacında. Merdivenin en yüksek basamağında dallara uzanan delikanlının elleri arasında düğün parası belki de, dilindeki şarkı gibi... ‘önde zeytin ağaçları arkasında yar, yar seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar...’

Güneş tam tepemize ulaşmışken yemek molası verip tarlanın dere tarafında seleler ters çevrilerek yapılan masanın etrafında toplanıyoruz. Soframızda domates, biber, peynir, acı salça, köy ekmeği ama ille de zeytin var. Fazlasıyla sade ama öylesine tatlı ki yiyeceklerimiz. Belki de bize öyle geliyor. Zeytin dallarının uzandığı soframızda köy ekmeğine sürdüğümüz zeytin ezmesi başka bir tat taşıyor bugün sanki. Yemeğimizin ardından derenin serin sularında ellerimizi yüzümüzü yıkayarak tekrar işe koyuluyoruz. Kaldığımız yerden ve aynı heyecanla zeytin toplama işini sürdürüyoruz. Güneşin dağların ardına doğru saklanmaya başlamasıyla anlıyoruz vaktin ne kadar çabuk geçtiğini. Bugünlük tarladaki işimiz bitti. Ama devamı var. Güneşin batışı, işlerin bitişi demek değil Sölöz’de. Toplanan zeytinler eve götürülüp makinede önce tanelerine sonra da yeşili, kızılı, siyahıyla, rengine göre ayrılacak nasırlı ellerde.

Yıllar önce, toplanan tüm zeytin yine imece usulü evlerin avlularında tek tek elde ayrılırdı. Daha sonraları kullanılmaya başlanan zeytin ayırma makinesi işi öyle hafifletti ki, günün yorgunluğunun üzerine bu ayırma işlemine iş gözüyle bakmıyoruz neredeyse. Yine de iş renk ayrımına gelince gözlerimiz dikkat kesiliyor. Neredeyse gece yarısına kadar süren ayırma işleminden sonra ertesi sabah yağhaneye götürülecek olan zeytinleri aracımıza yüklüyor ve odalarımıza çekiliyoruz.

VE ERTESİ GÜN

Sofralarımızın siyah incisi zeytin, lezzet ve sağlık kaynağı zeytinyağına dönüşmek üzere yağhanede sırasını bekliyor. Ellerimizle dalından tek tek topladığımız zeytinler önce yıkama makinesine alınıyor yağhanemizde. Oldukça temiz bir ortamda ve dikkatli gözler arasında bir saati aşan bir süre sonunda musluktan altın sarısı yağımız akmaya başlıyor. İlk önce dudak bükebilirsiniz akan yoğun sıvıya. Ancak işlem henüz bitmedi. İkinci bir rafine işlemi için kazana geri dönüyor yağımız. Ve sonrasında biraz daha bekledikten sonra tenekelere ince ince akmaya başlıyor zeytinyağı. Bu kez daha bir sarı, daha bir güzel, daha bir duru. Orada olup taze yağ kokusunu duymanızı isterim. Hani bir parça kızarmış ekmek olsa yanınızda, yağa batırıp yiyeceğinizden eminim.

Gelecekte nerede görürüz bu çapta yağ fabrikalarını diye düşünmüyoruz. Çünkü Bursa’da köylünün bu geleneği, zeytin ağaçları meyve verdiği sürece devam edecek muhakkak. Hele ki sofralarımızın siyah incisi zeytin ve zeytinyağı, sağlığımız için bu denli önemli iken.

Sadece sağlık değil zeytinin ve zeytinyağının faydalarını sayarken söyleyeceklerimiz. Zeytinyağının bilinen onlarca faydasına ilave olarak, köyde saçımızı yıkarken kullandığımız ev yapımı sabunların hammaddesi de bu yağ. yağhanede kullanılan yakıt da yine aynı zeytinin hamurundan sonra kalan küspesi. Yapraklarının özellikle aktarlarda ilaç niyetine kullanılmak üzere kilo kilo satıldığını görebilirsiniz. Ama ille de gölgesi... bence en güzeli bu. Ayaklarınızı uzatıp sırtınızı dayadığınız zeytin ağacının gölgesinde karşınızda İznik Gölü, başınızda sığırcık kuşları, aklınızda hiç gitmeme düşüncesiyle öylece kalmak. Kalabilmek ne güzel. Ancak bizleri ve Sölöz’ü iş bekliyor. Hasat devam ediyor henüz. Yarın, ertesi gün, ertesi hafta, başka bir zeytin bahçesinde tekrar bir araya gelinecek. Tekrar traktörlere doluşup tarlalara doğru yola düşülecek. Ana-babalarımızın, dedelerimizin diktiği fidanların bugün büyümüş gölgelerinde zeytinli ekmeklerimizi yiyeceğiz hep birlikte...

Sonuç cümlesi mi? Hayır sonuç cümlesi yok bu yazıda. Çünkü her yerde olduğu gibi Sölöz’de de hayat her şeye rağmen devam ediyor. Çünkü Sölöz’de hasat devam ediyor. – Atakan Atasoy

Arşiv