YİNE ÇEMKİRESİM GELDİ ŞU BİZİM SENARİSTLERİ !

Doğuda geçen ağalı dizilerin senaristleri birlikte yatıp birlikte mi kalkıyorlar nedir? bütün doğu mekan ve hikayeli dizilerde içi kurumuş bir hanımağa var. herkesin veresi gelen yakışıklı bir oğlu mutlaka oluyor. bu oğlan yani çömez ağa mutlaka büyük şehirde eğitim görmüş ama doğduğu topraklara olan borcu ve görev aşkı nedeniyle şehre dönüp ağalıp yapmaya devam ediyor. bu yöreye her daim kara kaşlı kara gözlü dünyalar güzeli (her ne kadar bu rolü oynayan bayan oyuncular o denli güzel olmasa da öyleymiş gibi bir hava yaratılıyor) bir genç kız meslek icabı tayin oluyor. ya da kariyer, meslek sahibi bir şehir kızı aşkı için gelip ağa karısı olmayı yeğliyor. mutlaka o kasabadan bir genç kızın ağada gözü, gönlü oluyor. ha bir de kanlıları var konu olsun dizi yürüsün diye. nasıl bir kan davası imajı varsa senaristin aklında artık? dizilere göre doğuda bütün evlilikler kan davası bitsin diye yapılıyor. hiç aşk için evlenen yok sanırsın. o kadar yani. herkes kan davası bitsin diye kendini feda edip sevmediğiyle evleniyor. arada bir asıl aşık olduğu insan senaryoya girip çıkıyor falan. seveyim sizin yazacağınız senaryoyu diyeceğim ama bu senaryoyu biz daha küçücük çocuklarken zaten birileri yazmıştı. hatta özcan denizin asmalı konak dizisine kadar giderseniz onun da atasının (karakterlerin yerleşimi, seçimi, konunun geneli açısından) ünlü amerikan dizisi dallas ve türevlerinin olduğunu çözmek hiç de zor değil. artık doğudan gerçek insan hikayeleri görmek, izlemek istiyorum. içinde ağalar, hanımağalar olmayan. fakirin fakire aşkı, doğudaki insanın mutlu, güler yüzünü görmek istiyorum. herşey bu kadar arapsaçı ve karanlık değil oralarda. siz senaristlerin içi kadar değil en azından.

öyle bir şehirdesin ki

bir şehirdesin ki; kapını kilitleyip anahtarı cebine koyduktan sonra attığın adımlarla uzaklaşamıyorsun evinden. Aslında hergün çıktığın sokak, gittiğin yollar aynı. aynı pazardan alıyorsun sebzeni, aynı mağazaya uğruyorsun yeni birşeyler gelmiş mi diye. denizin aynı kıyısında, yine aynı çaybahçesinde ve hem de yine o tek ayağı kısa masada oturuyorsun arkadaşlarınla. sohbet aynı sohbet. Çünkü dün de aynı yerde aynı şeyleri görmüş aynı insanlarla konuşmuşluğun var. Arabana biniyorsun tekrar, farklı birşeye rastlar mıyım diye. Beyninin ezberlediği yola bakmıyorsun bile. Zaten yollarda yönünü değiştirecek tabelalar da yok. Var olanlarda da büyük harflerle yazıyor "ŞEHİR MERKEZİ" diye. Şehrin Merkezinde, döner kavşakta, direksiyonunu kırıp dönmeye devam ediyor ruhun sen trafikte ilerlerken. Bir şehirdesin ki; bilmiyorsun ne denli küçük olduğunu, çünkü seni de içinde küçültüp duruyor acımadan. Sen küçüldükçe büyük geliyor gözüne şehir. Günler değil, yıllar akıp gidiyor döner kavşağın etrafında. İşte o takıldığın "atlı karınca" aslında dönen. Sen içine çekilmiş, onun hareketini takip ediyorsun oturduğun yerden. Hiç bir yere gitmeden. Ya birilerinin seni indirmesidir beklenen, ya da senin inmeyi istemen. İnmiyorsan mutlusun. İnmiyorsan mutsuzsun. Sensin her ikisi de. Mutsuzluğu da mutluluğu da seçen. Hangisi olmak istiyorsan ya da hangisi oldu isen. Bir şehirdesin ki; bilmiyorsun...
 
 

Ajda ile ilk defa

Süperstar Harbiye Açık Hava'da geçmişten bugüne uzanan şarkılarıyla hayranlarını güzel bir Eylül akşamında buluşturdu.
Konser Öncesi:
Alfabeyi öğrenmeden önce ezberlediği ajda pekkan şarkılarını dans ederek söyleyen o küçük çocuğu büyüteli çok uzun yıllar oldu ancak ajda pekkan sevgisi değişen herşeye rağmen aynı kaldı içimde. Uzun yıllar İstanbul dışında çalışıyor ve yaşıyor olmam ve Ajda’nın da bir türlü haftasonu konser vermemesi nedeniyle de bugüne dek canlı izleme şansını yakalayamadım. Artık İstanbul’dayım ve Ajda olsun başka sevdiğim sanatçılar olsun, herbirini en az bir kez izlemeyi kafama koydum. Geçtiğimiz akşam nihayet yine haftaortasında bir Perşembe gecesi sahne alacak olan sanatçının konseri için Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nun yollarına düştük. İstanbul’un karınca adımlarıyla ilerleyen iş saati trafiğiyle yaklaşık 3 saat sonunda 40 dakikalık mesafedeki konser salonunun yakınındaki Küçükçiftlik park konser alanının önündeki otoparka arabamızı çektik. Sadece 2 gece önce burada parketmiş ve 5 lira ödemişken bu kez 10 liraya arabamı parkedebildim. Sebebi konser gecesi olması idi. Konser varsa 10 yoksa 5 lira karşılığı değişen fiyatlı bir otopark dünyanın başka bir yerinde var mı bilmiyorum ama “başka yerde park bulamazsınız bu akşam” diyerek yalan söyleyen ve sizi “hakikaten bulamazsam geriye dönmek zorunda kalırım” endişesiyle 2 kat ücrete mahkum etme yalanını ayaküstü kıvırabilen başka park görevlileri muhtemelen bizde tektir. Saat 9’da başlayacak olan konser için 1,5 saat öncesinde kapıda hazırız. Konser alanına gelir gelmez açık ve kapalı olmak üzere boş bir otopark bizi karşıladı. Şaşırmadık. İhtimaldi. Denedik ve kaybettik. Gişelere doğru ilerlerken öğrenci olduğu az çok belli olan kibar bir genç kız elinde kasımpaşa’dan alınma yapay bir gül ile yolumuzu kesti. Kibarca teşekkür edip istemediğimizi söylesek de; “satmıyorum, hanımefendiye takdim etmeniz için tüm konuklara veriyoruz” diyerek eşimden destek aldı. E madem öyle, kurtuluş da yok, alacağız elbet diyerek güle uzandık. Aynı zamanda da kendimizi teslim ettik bu genç bayana. Çünkü hemen ardından beklenen açıklama geldi. “bilmem ne derneği için gelen bilmem ne üniversitesi tiyatro bölümü öğrencileriyiz. Genç kardeşlerimize yardım ve destek için buradayız. Gönlünüzden ne koparsa….”  Diye devam edince eşim devamını dinlemeden çantasından bir 10 lira çıkarıp verdi ve genç hanımdan kurtulmamızı sağladı. Muhtaç olana yardım etmek insanlık görevimizdir. Orada yerde yatan birini görsem gider karnını doyurur, cebine de küçük de olsa bir harçlık bırakırım hiç tereddüt etmeden. Ancak bir dernek adına ya da başka bir amaç için yol kesip, yalanla, dolanla, tiyatroyla benden “bağış” ya da “yardım” da olsa para kopartmaya çalışan insanlara karşı hiçbir zaman hoşgörü besleyemedim içimde. Benim için camii çıkışlarında bekleyen dilencilerden zerre kadar farkları yok hiçbirisinin. Gel kardeşim yanıma de ki; biz filanca dernek için yardım topluyoruz, katkıda bulunmak ister misiniz? Veririm, vermem duruma göre. Ama yalan söyleme, kandırma, küçülme karşımda. Öyle bir gel ki bana, açık ol, dürüst ol, yardım etmiyorsam ben küçüleyim, utanayım.  Bu öğrenci genç kız yanımızdan ayrılmak üzere sağ tarafa yönelirken bukez sol taraftan 23-30 yaşlarında bir genç; “ağbi bilet lazım mı?” diye girdi gecemize. Daha önceki deneyimlerimizden gişeler önünde yarı fiyata bilet satmak üzere konuşlanan ekiplerden haberdar olan eşim, belki daha ön koltuklara sahip bir bilet edinebiliriz telaşıyla olaya atladı elbet. Olurdu olmazdı derken elimizdekiyle yetinmeye ve riske girmemeye karar vererek oradan da uzaklaştık. 5 liralık kutu kolalarımızı alarak konsere yetişmek için işten acele çıkan, bir koşu üzerini değişerek ancak gelmiş olan herkesle birlikte bol sucuk baharatı kokulu köfte ekmeklerimizi yiyerek yaklaşık 1 saat öncesinden konsere girmek üzere denetim noktasına yöneldik. Her zamanki saflığımla arabamda bıraktığım fotoğraf makinemi içeriye sokabilir miyim diye gereksiz bir soru yönelttiğim görevli gençlerden, beklediğim hayır yanıtını aldıktan sonra, kontrol noktasını geçerek pazar yerini andıran giriş bölümüne ulaştık. Üzerlerinde konserlerin sponsor firması Turkcell’in t-shortleri olan gençlerden oluşan bir grup yer göstermek üzere en tatlı yüz ifadeleriyle ve bir kısmı da minder satmak üzere en güzel sesleriyle bağırışarak karşıladılar bizleri. Yerimizi biliyorduk ve gösterilmesine ihtiyacımız yoktu, kaldı ki gelen ilk 20-30 kişinin arasında idik. Ancak minder almalı mıyız diye düşünmeden edemedik. Çünkü 3 liraya minder kiralayan gençler; “tozlu, soğuk, pis koltuklara oturmayın, minder alın” diye bağırıp duruyorlardı kapıdan her girenin yüzüne. Nereden baksan 50-60 görevli genç bulup gelmişler de neden temizlik ekibi oluşturmayarak bizi daha girişte “pis” koltuklara mı oturacağız diye düşünmeye zorlamışlar ve bu nasıl bir imajdır demenin de gereksizliğiyle yerimize yöneldik ve geleni gideni izleyerek konser saatine kadar serin serin oturduk harbiye cemil topuzlu’nun hiç de pis olmayan rahat koltuklarında. Buna rağmen kapıdan girişte beyinlere zerkedilen bu ifadeyle her gelenin elinde bir kağıt mendil ve beraberinde oturulan koltuğun tozunu şöyle bir silme gayreti de gözlerden kaçmadı. Minder almasa da kapıdan girdiğinde “buyrun yardımcı olayım size yerinize götüreyim” diye elindeki bileti kapan ve kendini takip ettirerek dana gözü gibi yazılmış numaralarla, kolayca bulunan koltuklara oturtan gençlerin taktiği de kapıda elinde gülle yanımıza yaklaşan genç kızın tavrından farklı değildi. İnsanları yerlerine oturttuktan sonra başında bekleyen, “bir şey mi var evladım” diye sorsa da sormasa da “biz bahşişle çalışıyoruz efendim” diye avcunu uzatan gençlere bu tip bir hizmet bedelinin bahşiş değil ücret olduğunu birilerini anlatmasında fayda var. Bahşiş gönlünden kopup verdiğin, memnuniyetinin ifadesi olan bir paradır. İnsanın başında bekleyip bahşiş istiyorum diye avcunu uzatmak ise yer gösterme karşılığı aldığın ücrettir. Bunu yaparken, para isterken takındığın en sevimli yüz ifaden bile senin hanene artı bir değer katmaz, aksine “pis pis sırıttı bi de” dedirtir hizmet ettiğin insana. Konser başlama saatine 5 dakika kaldığı anlarda neredeyse boş yer yok denecek kadar salon dolmuş olmasına rağmen akın akın insan girişi devam etmekteydi ve daha önceden de duyurusu yapıldığı üzere koltuk aralarında bulunan merdivenler için de bilet satışı yapılmış ve merdivenlerde konseri izleyecek olanlar da içeriye girmişlerdi bile. Giyimiyle kuşamıyla her türden hayran kitlesi Ajda’yı seyretmek üzere hazır bekliyordu. Aynı yaşlardaki Ayşe teyze de oradaydı, Ayşe hanım da. Kimi Ajda’nın şerefine başörtüsünü çıkarıp boynuna sardı, çekirdek paketini çıkarıp çıtlamaya, kimi de boş sahnede asılı duran Ajda Pekkan yazısını da kadraja sokarak anlık sahte “çok eğleniyoruz” gülümsemeleriyle cep telefonlarına poz vererek facebookta paylaşmaya başladı bile o dakikalarda. Ancak biliyorduk ki konser zamanında başlamayacak, Ajda beklenen saatte sahnede olmayacaktı.
Ve Konser Zamanı:
Tahmin ettiğimiz gibi 40 dakika sonunda mağlum alkışlar eşliğinde Ajda sahnedeki yerini aldı. “vitrin” ile çıkışını yapan sanatçı arkadaki ekrana da yansıyan görüntülerle ardarda 3 klip şarkısını seslendirerek genç seyirciyi avcuna almayı hedeflemişti anlaşılan. Dikkatimi çeken ilk şey arkada izlettirilen klipler ile önde şarkıyı canlı söyleyen Ajda’nın 3 şarkı boyunca birebir aynı noktada buluşması oldu. Ya müthiş bir senkron çalışması vardı ya da geri planda verilen klip sesinin üzerine ajda’nın kendi sesini oturtarak daha konserin ilk dakikalarında kendini yormama arzusu. Sanatçının sahnesinde ışık oyunları yoktu. 1 tepe 1 de takip spotu ve sahne yanlarına dikey konmuş, arada bir seyirciye yönelen beyaz ışıkların dışında tüm görsellik tüm sahneyi çevreleyen ekranlara verilen farklı videolara yüklenmişti. Bir pop divasını izliyor olmaktan yana beklenti içerisinde olduğunuz dans ve ışık şöleni yetersiz kalmıştı sahnede. Üç türden cinsiyetin de hayran kitlesi içinde olduğu sanatçı, sahneyi genç ve güzel bayan dansçılarla paylaştı. Bu anlamda sahne sadece beylere hitap etti. Ama danstan az çok anlayanlar içinse sahnedeki dans şovu 80’lerin televizyon eğlencelerinde yeralan dans gösterilerinin ötesine geçemedi son dakikaya kadar. Bir ara Ajda’nın devekuşu kabare ile yaptığı gösteriye gönderme yaparcasına sahneye çıkarılan metal sandalyeler de dansçı kızlar tarafından o zamanki kadar bile kullanılamadı. Bilek boylu dantel eldivenli, permalı ve siyahlar içindeki vokaller de tuzu biberi idi görselliğin. Tarkan'ın 4 gecelik konser maratonunun arasına yerleştirilen tek gecelik süperstar konserinde umudum sahneyi ünlü birileriyle paylaşmasından yana olsa da erkek vokalistiyle birlikte seslendirdiği şarkıyla yetinmek zorunda kaldım ne yazık ki. Şarkılarıyla milyonları peşinden sürükleyen, şarkılarını milyonlara ezberlettiren pekçok sanatçının, acaba kendi şarkımı unutur muyum kabusuna kapılmasına sebep olan monitörler yine sahnede başrolde idi ve Ajda için sahnede tam bu noktada yere yapıştırılmış kocaman bir “A” harfi vardı. Sanki birisi sahneye çıkmadan sıkı sıkı tembihlemiş, “bak burada duracak, dışına çıkmayacaksın” demiş gibi tüm konser boyunca belki 5 belki 6 kez yer değiştirdi sanatçı. O da vokallerinin yanına gitmek, dansçı kızlara yer açmak ve 1 şarkıda sahneye çıkan davulcuya eşlik etmek üzere. Özellikle kulaklığıyla yaşadığı problemden dolayı boyun fıtığı geçiriyormuşçasına başını oynatmaktan adeta kaçında sanatçı. Birşeyler kırılacakmış ve düşecekmiş gibi, bakmak istediği yöne tüm vücuduyla döndü bu yüzden. Bunun dışında sahneye çıktıktan sonra hoşgeldiniz ya da bir merhaba demek için bile ne sağ tarafa ne sol tarafa yönelmedi Ajda. Zaten ilk kıyafetiyle kullandığı ve hareketli parçalara yer verdiği bölümde giydiği uzun topuklu ayakkabılarıyla bunu yapabilmesi de büyük ihtimalle mümkün olmayacaktı. Ha oynamadı mı? Oynadı. Her zamanki Ajda gibi ve her zamanki Ajda kadar. Belinden yukarısı sabit, belde göbek bölgesi en esnek ve ardından bacaklara inen bir serbestlikle, bol bol “sabit alan göbek dansı” yapmayı ihmal etmedi sanatçı. Yapmasa da olurdu elbet. Yaptı ya da yapamadı diye konuşmamak gerek aslında. Çünkü ajda’dan beklenen bu değil. Onun sahnede durması ve sadece şarkılarını söylemesi de pek çok hayranı için yeterli mutlaka. Nitekim konserin ortalarına doğru yer verdiği slow şarkılarını bu şekilde okuması, alkışların doruğa ulaştığı anlardı. O dakikalarda daha bir başka daha bir Ajda daha bir muhteşem görünüyordu sanatçı. Seyirci için ara verilmeyen konserde, şimdi tuvalete gidebilirsiniz havası yaratan dakikalarda sahneye genç popçu Aynur aydın gelerek 3 şarkı seslendirdi. Ardından ilk bölümdeki beyaz pantolon ve bustiyerin yerine bukez siyah, dar ve kalçaları açıkta bırakan kesiklerle bütünleşmiş siyah pantolon ve göğüs kısmı tül pencereli bir bluzle konser alanındaki tüm genç kızlardan onlarca kez genç bir ajda geldi sahneye. İlk bölüme göre daha rahat, daha hareketli ve sahneyi daha çok kullanan bu ajda bir parça fark attı diğerine. Zaten seçilen şarkılar da sadece genç nesli değil, öteden beri gelen tüm ajda hayranlarını fethedecek türdendi ikinci bölümde.
 

Popüler şarkılarla başlayan bu bölümün ortasında yıllardır dile getirdiği ama bir türlü gerçekleştiremediği şeyi yaptı ajda. Muhteşem bir yorumla, sesi diğer şarkılardan daha gür ve daha serbest bir şekilde, kah sahneye getirilen tabureye yarım oturarak, kah ayakta tam 3 arabesk parçayı gümbür gümbür yorumladı. Özellikle “sen nasıl sevgilisin”i söylerken popçu ajda’yı neredeyse unuttum diyebilirim. Ajda da o anlarda ne vokallerine dönüp baktı, ne de o anlarda sahnede olmayan dansçılarını aradı. Tek başına ve güçlüydü. Sonlara doğru ajda sevgisini ve hayranlığını ince ince zerketmeye başladı eski şarkılarına geçiş yaparak ve o unutulmazlarını peşpeşe seslendirerek tüm konser alanını deliye döndürmeyi başardı her zamanki ustalığıyla. Konserin son şarkıları hep bir ağızdan ve neredeyse tüm seyirciler ayakta olmak üzere seslendirildi. Sanatçının son gözdesi ve benim bir türlü ısınamadığım, adını bile ezberleyemediğim “kuş havalandı” şarkısı da olmasaydı konser tadından yenmeyecekti. Ama o kadar da olur, onun da seveni mutlaka vardır diyerek güzel bir akşamı “daha neler edeceğim” diyerek noktaladık hep bir ağızdan. Gerçekten de Ajda sahnede olduğu sürece daha neler edecek beklemek ve görmek gerek.

Yeni konserlerde buluşmak üzere.

Not: Merdivenlerde izlemek üzere bilet alan bir grup genç kız doğal olarak merdivenlerde otururken yolu da engellemiş oldular. Ancak koltuklar arasında dolaşarak şal satan genç de en az onlar kadar haklı olarak yola oturmamalarını söylüyordu. Yok ki merdiven biletinin bir numarası. Merdiven merdivendir. Ancak bu yüzden çıkan ağız tartışmasında genç kızlardan birine artistlik yapma diye bağıran satışçı gence, kızların yanındaki erkek arkadaşlarının dikkatli ikazı farklı şekilde olsa idi konser öncesi bir kavga patlak verebilirdi. Doritos standlarının bazı görevlileri de sevimlilik muskası surat ifadeleriyle neredeyse ellerinde kalan frigo dondurmaları seyircilerin ağzına tıkayacak kadar ısrarcıydılar. Benim fotoğraf makinemi içeri sokamayışıma karşılık neredeyse herkesin ellerindeki teknoloji harikası cep telefonları ve mini bilgisayarlarıyla kayıt alması da zaten benim için ayrı bir yenilgi… sonuç olarak bizde konserlerde herşey sahnedekine endeksli. Organizasyonları yapanlar içinse; geri kalan herbirşey aslında hiçbirşey…