Yine Yaz Geldi...

O sıcak yaz günlerinde, sokaklarda koşturur, komşu evlerin bahçe duvarları üzerinde kovalamaca oynardık. Çocuktum. Yorulur, kan ter içinde bahçedeki musluğa ağzımı dayar kana kana su içerdim. Terkos Gölü'nün buz gibi suyu alırdı o sokak koşturmacasının yorgunluğunu. Sonra annem bahçeye masa kurar o çok sevdiğim domates çorbasından tabağıma doldurur, ben de içine ekmek doğrar bir güzel doyururdum karnımı. Büyüdüm. üniversiteli oldum. Kaldığım öğrenci evinde o "anne çorbası"nın kokusu dolaştı birden. Can bu. Çekiyor işte kilometrelerce uzakta olsa da. Jetonlu telefon kulübesinde elimde kağıt kalem telefonda annemi yakalamışken sordum tarifini ve yazmaya başladım; sanayağı paketinin çeyreği, yarım bardak un, bir kaşık salça, biraz da tuz. Evet yazdım. Devamını bekliyorum. Bekliyorum anne. Başka? Hepsi bu! Nasıl olur? Ama o içindeki lezzeti veren başka birşeyler de olmalı! Ama yokmuş işte. Çocukluğumun dertsiz tasasız yaz günlerinde annemin pişirdiği o sıcacık çorbanın içinde sevgiden öte bir şey yokmuş meğer karnımı doyuran. Bir ev kadınının küçük siyah çıtçıtlı cüzdanından çıkarıp oğluna verdiği bozuk paralarla alınan sanayağı paketidir alışveriş deyince aklıma gelen. Ve halen o büyük marketlerdeki margarin standlarının önüne geldiğimde gözlerim hep sanayağı paketlerinde takılı kalır. Yine o fabrika işçisi babanın, eve katkı olsun diye dikiş makinesinin başında oturan annenin küçük oğlu oluveririm bir an bile olsa. Çocuktum. Fakir değil ama zengin de değildim. Bildiğim ve emin olduğum bir şey var ki; mutluydum.  

Hiç yorum yok: