Turistik Otel Havuzunda Ankaralı Turgut İşkencesi

Sahil şeridinde bir ilçede yaşıyor olmanın avantajlarından birisi de denize girmek için yer seçme konusunda alternatiflerinizin çok olması muhakkak. Deniz sezonu başladığından bu yana ben de arabamın bagajını her an denize girebileceğim şekilde gerekli ne var ne yoksa doldurdum ve aklıma estiğinde, canımın istediğinde, beğendiğim neresi olursa denize girebilmek üzere hazır tutuyorum. Yaz akşamlarında, iş çıkışında günün stresini 2 saatliğine de olsa atabilmenin en güzel yolu denize girmek ve ardından kıyıda uzanıp güneşlenmek muhakkak. Ama dedim ya seçenek çok. hergün aynı yerde takılıp kalmak istemiyor insan suya dokunmak için. Yaban sahil şeridinden, özel plajlara, otellerin plajlarından, havuzlarına dek bol seçenek arasından tercih yapmak mümkün. Plajlarda eskisi gibi yüksek sesli müzik yayını olmaması sevindirici bu sezon. ama yine de hiç yok değil. Bu haftasonumu değerlendirmek üzere tercihimi ondan yana kullandığım Karadeniz Ereğli Büyük Anadolu Otel'in havuzunda ise müzik olayını abartmak adına son noktayı koyduklarına şahit oldum. Kış aylarında sıkça gittiğim kapalı havuzu, Türk hamamı ve saunasını sevdiğimi belirtmeliyim. Ancak, hemen herkesin birbirini tanıdığı bir ilçede hizmet veren otelin özellikle hamamında kadın-erkek karışık yıkanacak kadar modern tavrını yadırgamadım da değil. Güneye indiğinizde -yerli ya da yabancı kadın ya da erkek turist- tanımadığım insanlarla birarada Türk hamamına girmeyi elbette seviyorum, ancak saatler öncesi takım elbiselerim üzerimde iken iş konuştuğum, yolda hal hatır sorduğum ya da şahsen tanımıyor olsam da eşiyle tanıştığım ya da eşiyle, oğluyla, kardeşiyle arkadaş olduğum bayanlarla, iş çıkışı gittiğim Türk hamamında yanyana sabunlanıp, kese yaptırmak da tüm "ben modernim" tavrıma rağmen içime sinmeyen bir ortam. Bu nedenle bir süre sonunda kapalı havuz ve hamam sefama da son vermek zorunda kaldım. Bu bir tercihtir elbet ve görecedir. Benim tavrım gitmemekten yana oldu. Ancak bu haftasonu ilkkez ve otelin bu sezon hizmete açılan açık havuzuna gittiğimde ise yönetimin kendiyle çelişen tavrı beni çileden çıkardı. Gişede ödeme yaptığım esnada başladı bu çelişki. hemen yanımda içeri girmek üzere hamle yapan genç çifte ödeme yapmaları hatırlatıldı. Biz otelde kalıyoruz dediklerinde ise açık havuzumuz otelde kalanlara da ücretlidir dendi. hayrete düşen çift sinirli bir şekilde geri döndüler havuza girmeden. İçeride karşılaştığım bir mesai arkadaşımın anlattığı çok daha trajikomik idi. Bu bey arkadaşım 12 yaşlarındaki kızı ile gelmişti otelin havuzuna. Ona da aile harici almıyoruz bu seferlik girin ama bir dahakine eşli gelin denmiş. Peki otelin çocuk havuzunda yüzmesi, kaydıraklarında kayması ve eğlenmesi için kızını havuza getiren bir babadan daha güzel bir aile olabilir mi, ya da yanında kendi yaşlarında bir bayan olan erkeğe yanındaki bayanın eşi olup olmadığı da sorulacak mı acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Neyse ki ben ailece gidenlerdendim ve kardeşim, eşi ve üç yaşındaki kızları da yanımızda idi. 140 cm derinliğindeki havuzda yeğenimle yüzdük eğlendik ve yorgunluk çöküp uyku saati geldiğinde de uyuması için 10 dakikalık mesafede olan evlerine götürmek en doğru hareket olduğundan şortumu giyip kapıya yöneldim. Geri dönüşümde girişteki kontrol mekanizmasına biletimi okutmak zorunda olduğum aklıma geldiği için de durumu kapıdaki güvenlik görevlisi bayana anlatmak amaçlı nezaketen sordum; "kardeşimi ve kızını evine bırakıp geleceğim, girişte sorun olmaz sanırım değil mi?"  yanıt ise hayır oldu. ! "maalesef beyefendi çıkmanıza izin veremiyoruz." ! nasıl? günlük giriş için ödememi yapmışım ve biletim çantamda. üstelik eşyalarım ve dahası eşim içeride havuz başında. küçük yeğenimi evine bırakıp geri geleceğim. Ne beklersiniz bu durumda. "Tabi sorun olmaz, buyrun" mu? hayır o da değil. "Ben bi müdür beyi arayayım" dedikten sonra müdür beyi aradı güvenlik görevlisi. Allah razı olsun ki "gitsin, gelsin" yanıtını aldıktan sonra dışarıya çıkışım onaylanmış oldu. Ama hakkını yemek istemem, bu esnada kibarlığı ve güleryüzlülüğü de elden bırakmadı görevli bayan. Neticede "gittim-geldim".  Gelmez olaydım. Öğle sonrası saatler olması nedeniyle misafirler daha bir eğlensin amacıyla olacak ki, şezlongların ardındaki duvarda asılı devasa hoparlörden yayılan ve kulakları tırmalayan bol bilgisayar remiksi ürünü yabancı parçalar kulaklarımıza olabilecek en yüksek sesle tecavüz etmeye başladılar. Bu da tamam. Olur ya, bu da bir zevk meselesidir. Ben sevmem seven vardır, ben dinlemem dinleyen vardır, ben sakin müzikle mutlu olurum havuz başında, başkası disco parçalarla eğlenir. Ama nezih, turistik otel kıvamındaki bir işletmenin havuzunda Ankaralı Turgut'un şarkılarıyla güneşlenmek sadece bana değil, tüm müşterilere de garip gelmiştir diye düşünüyorum. Hadi discoların arasında bir şekilde çalıyor, geçecek demeye kalmadan "Angara'da bir hoca var, üfledi mi uçurur" sözleriyle ikinci göbek havası da gelince ani bir hareketle yerimden kalktım, eşyalarımı toparladım ve bir daha asla dönmemek üzere bu "turistik tesisi" terkettim. Anlatırken de dediğim gibi, zevkler tartışılmaz, beğeniler görecedir. Ancak tesis olmanın, hizmet vermenin kıstasları vardır. Bir meyhaneye gider, balık sofrasında rakınızı yudumlar, çakırkeyf halinizle kalkar masa başında Ankaralı Turgut'un şarkısında iki kıvırırsınız. Turistik bir otelin havuz başında mayonuz üzerinizde güneşlenirken son ses dinlemek zorunda kalacağınız aklınızın ucuna dahi gelmezken buna maruz kalırsanız işin rengi değişir. İşte bu yüzden konsept önemlidir hizmet konusunda. Her işlemenin bir konsepti olur, olmalıdır. Bunu bilir ve buna göre tercihinizi belirlersiniz. Sever ya da sevmezsiniz, gider ya da gitmezsiniz. Saygılarımla.

ERİNE BEACH CLUB - MARMARİS

Yazı ve fotoğraflar Atakan Atasoy

Her insan; doğar, büyür, okur, çalışır, çalışır, çalışır, çalışır….. ve ölür.
Doğum ile ölüm arasında geçen; dünya için kısa, insan için uzun o yolda nasıl ilerlenildiğidir önemli olan ve o yolu güzel kılmak için yapılanlardır.
İşte tercihini bu yönde yapmış, şehir hayatının insanı yoran, boğan güncesinden uzaklaşarak kendini Marmaris’in en güzel koylarından biri olan Hisarönü kıyılarına atmış bir ailenin konuğu olduk 3 güzel gün boyunca.
Pervin Hanım (sol başta) ve arkadaşları

Marmaris otogarında aracıyla bizi karşılayan dostumuz Bilal Göreci ile birlikte yaptığımız 40 dakikalık bir yolculuktan sonra Hisarönü köyüne ulaşıyoruz. Duymayı beklediğimiz portakal çiçeği kokularıyla bizi karşılayan bu şirin köyün limon ve portakal ağaçlarıyla çevrili evlerinin bahçelerinde büyük şehirlerden kaçmış, hayatının kalan kısmında dümenin başına geçmeyi tercih etmiş – ama ne yazık ki bunun için yine de emeklilik dönemlerini beklemiş – ev sahiplerini görüyoruz. Havalar yeterince ısınmadığı için bahçelerinde ellerinde küçük çapalar, küreklerle bitki ve sebzeleriyle ilgileniyorlar biz yanlarından geçerken. Hisarönü’nün Türkiye’nin en büyük yüzölçümüne sahip köylerinden biri olduğunu söylüyor bize Bilal bey. Gerçekten de deniz kıyısından başlayarak küçük tepelerdeki kayalara dek konuşlanmış ancak hiç biri birbirini rahatsız etmeyen, uzaktan selam veren evler, bahçeleriyle bazen dağınık bazen de sık bir şekilde araziye dağılmış durumdalar. Hisarönü koyu’nun mitolojideki adından esinlenerek isimlendirdikleri Erine Beach Club tabelasının asılı olduğu kapıdan girdiğimizde Bilal Bey’in eşi Pervin Hanım ve sezon öncesinde onlara arkadaşlık ve yardım için gelmiş olan dostları karşıladılar bizleri. Saat neredeyse öğle vakti. Uzun ve yorucu bir otobüs yolculuğu geçirmiş ve acıkmış olduğumuz için bizleri hemen kahvaltı masasına oturttular. Sohbetimize kahvaltı masasında başlayarak, arkadaşlarımızla özlemimizi yine masa başında giderdik kahvaltımızı yaparken. Gelişimizden hemen önce sona ermiş olan 3 gün boyunca aralıksız devam eden fırtına nedeniyle, tüm sezon hazırlıklarını neredeyse yeniden yapmak zorunda olduklarını dinledik. Memleketten havadisler, Marmaris’ten havadisler derken Ege’nin o mis gibi zeytinyağında pişirilen yumurtalarımızın, Marmaris balının, Ege zeytininin tadı bir başka güzel geldi sanki bizlere. Henüz sezon açılmamış olduğundan otelde uzun süreli konaklayan birkaç müşteri ve çalışanlar dışında çok fazla kimse yok. Bizbizeyiz. Denize sıfır bir otelde olmamıza rağmen turist kıvamında değil de Ege’de arkadaşlarının evine ziyarete gitmiş gibi hissediyoruz kendimizi. Gerçekten de öyle aslına bakılırsa. 

Aynı işyerinde çalıştığımız Bilal Bey ve Eşi Pervin Hanım emekliliğin ardından önce Alanya’da butik otel işletmeye başlamış olsalar da daha çok iki güzel kızlarının da okul dışı zamanlarda yanlarında olmaları ve aile ortamını daha iyi hissedebilmek adına giriştikleri arayış sonunda Hisarönü’nde karar kılmışlar. Çok da iyi etmişler aslında. Çünkü burada hem bir işletmeci hem de köyün sevilen ailelerinden biri olarak geleni gideni de çok Göreci çiftinin. Erine Beach Club, denize sıfır konumuyla Cennet’ten bir köşe diye tabir edilen mekanlardan adeta. Sahilin tam da ortasında ve koya hakim konumunun yanısıra denize uzanan tek iskeleye sahip oluşuyla da ayrı bir özelliğe sahip. Konaklamalı müşterilerinin dışında günübirlik sahil konuklarına da hizmet veriyor bu aile işletmesi. Erine’nin merkezinde yeralan idari binasının alt katı televizyon salonu ve restoran olarak dizayn edilmiş. Masanızda otururken denizi doyasıya seyretmeniz mümkün. Bahçe peyzajı ise sadelikten biraz uzak. Farklı köşelerde farklı tadlar bulmak mümkün bu nedenle. Girişten itibaren sağ ve sol tarafta bahçe boyunca konuşlandırılmış ahşap konuk evleri mevcut. Bu evlerde wc, banyo ve ikişer odanın yanısıra ayrıca ön kısmında küçük birer verandaları da var.  Girişin ilk etabında 4 odalı yuvarlak yapılı ve tek katlı bir konuk evi de var. Bahçe içinde kumsala doğru ilerlediğimizde sağ tarafta minderlerde keyif yapmaya müsait kamelyalar, sol tarafta da üst katında konaklama odaları mevcut merkezi bina yeralıyor. Bu bina ile kumsal arasında kalan bölümde de bahçe içine serpiştirilen büyük hamaklar ve dilerseniz yemeğinizi deniz kenarında yiyebileceğiniz masalar mevcut.
Erine Beach Clup, sağında çadır, solunda da yine Karadeniz Ereğlili olan Havva ve Kadri çiftinin işlettikleri karavan kamplarıyla komşu. Karavan kampının ismi de koyun adından esinlenerek Altınkum Karavan Kampı konulmuş. Hisarönü aynı zamanda Türkiye’nin en kabul görmüş yelken ve sörf sporcularının da tercih ettiği Uçba koyuyla bitişik nizam bir konumda. O bildik gürültülü ve kalabalık otel kavramından uzak duruşu ve mesafe olarak da çevresinde bu tip yerlerin olmaması nedeniyle kuşları ve söğüt dallarının rüzgarda çıkardığı sesleri dalgalar arasında dinleyebileceğiniz nadir mekanlardan biri olmuş Erine. Odalarında; masa, sandalye, televizyon, dolap vb. ihtiyacınızı karşılayabilecek kadar eşya mevcut durumda. Ama çalışanlarla sohbet o kadar güzel ki zaten odanıza çekilme ihtiyacını hissetmiyorsunuz. Orada yediğim yemeklerde kurulan sofralar bana adeta eski bayramlarımızdaki tadı hatırlattı. O tüm ailenin birarada olduğu, güzel, eğlenceli sohbetlerin edildiği, sıcak çayların içildiği bayram sofraları misali. Amaaaaaaaa! Tad deyince bir durup, ayrı bir parantez açmak gerek Erine’yi anlatırken. Bu anlamda Erine ve Pervin hanım ayrı bir ikili sanki. Tabii onu mutfakta yalnız bırakmayan çalışanlar ve hanım arkadaşları da. Bugüne dek sevmediği için evinde bakla pişmemiş ancak her ne hikmetse son iki haftadır bir şekilde canı bakla çekmiş garip bir kişilik olarak misafirliğimizin ilk gecesinde Pervin hanımın elinden çıkan zeytinyağlı bakla tabağıyla gözlerimin içi gülüyor adeta. Ve ikinci tabak da bitiveriyor bir çırpıda. İki gün boyunca zeytinyağlı enginarın içinde tane olarak, kızartma tabağında kabuklu ve kızarmış olarak yine masamızda yerini buluyor bakla. Yanında buz gibi bira ile sacda kavrulmuş bol soğanlı tavuk, yanında demli pilav, salçalı ve patatesli izmir köftesi, adını sayamadığım birçok meze tabağıyla Pervin hanım bu küçük tatilimizin baştacı adeta. Sohbetiyle de ayrı bir güzel dostlarımız.
Uzun yolculuğun yorgunluğunu üzerimizden atar atmaz soluğu kumsalda alıyoruz. Deniz suyu, henüz atlatılan fırtınadan olacak ki biraz soğuk. Ancak su son derece temiz. Yay şeklinde bir koy olmasına rağmen denizden gelen atıklar, pet şişeler, naylon torbalardan eser yok Hisarönü’nde. Suyun turkuaz rengine hayran olmamak elde değil. Ne yeşil, ne mavi burada su. O ender rastlanılan turkuaz tonlarıyla kucaklıyor burada deniz konuklarını. Biz de onun bu temiz duruşuna karşılık veriyor, soğuk demeden kendimizi Marmaris’in sularına bırakıveriyoruz. 

İkinci günümüzde Erine’nin araçlarından birini alarak Bilal Bey’in sahil şeridi boyunca görmemiz gerektiğini özellikle vurguladığı koyları birer birer gezme şansımız oldu. Selimiye’de bir ege düğününe, kızkumu’nda bir klip çekimine rastlamak da günün piyangolarıydı diyebiliriz. Ancak koyların güzelliklerini uzaktan seyretmek yerine her zaman manzaranın içinde olmayı tercih eden ben, yine kuralı bozmadım ve o küçük ama şirin kasabaları geze geze, insanlarını, yaşayışlarını, evlerini, sokaklarını fotoğraflamak için bu şansı değerlendirmek istedim. Kimi yerde doğa güzel ancak turizm anlamında pansiyonculuğun ötesine geçebilmiş gibi görünmedi gözüme. Otel anlamında gerçek büyük binalar şehir merkezinde olmasına rağmen onların da bir yüzleri şehrin kalabalık keşmekeş sokaklarına bakmakta idi ve bu da benim tercih ettiğim bir durum değil ne yazık ki. şanslıyız ki Erine bu anlamda hem bir koyda, hem de o koyun sahiline sahip bir konumda bulunuyor. Bu yüzden hem günün kalanında iskelemizde çaylarımızı içmek ve denize girmek, hem de televizyondaki derby maçını izlemek üzere otelimize dönüyoruz. gecenin sürprizi Görece çiftinin büyük kızları Selen'in yaşgünü için hazırlanan pasta oluyor. küçük, mutlu bir kutlama. bizler de uzun ve mutlu bir ömür diliyoruz sevgili Selen'e. Ve yine sahil, yine deniz, yine Pervin hanım’ın muhteşem yemekleri ve üzerine Fenerbahçe’nin Galatasaray galibiyeti ile kısa tatilimizi iskelede kuzey yıldızının aydınlattığı suları elimizde biralarımızla seyrederek noktalıyoruz.
GORECI AILESI
Sanki ulaşım, tatilimizden daha uzun gibi sürmüş olsa da bunda İstanbul’dan Marmaris’e 13 saatlik yolu yirmi dakikalık mola ile noktalayan Pamukkale Otobüs Şirketinin de payı büyük elbette.  Gidecek olanlara tavsiyem ise İstanbul’dan feribot ile Bandırma ya da İzmir üzerinden yolculuklarını tamamlamaları olacaktır.
Sakinleri arasında; Yazar Ayşe Kulin, ünlü karikatürist ve sanatçıların da olduğu Hisarönü köyünde geçen iki günün keyfi uzun süre gönüllerimizde kalacak şekilde Bilal Göreci’nin bizi bıraktığı otogar’dan yine uzun bir yolculukla evimize döndükten 1 saat sonra takım elbisemi giyip kravatımı taktıktan sonra ofisin yoluna düşüyorum bu kez. Keşke hepimiz Göreci çifti kadar cesarete sahip olabilsek diye düşünüyorum. Keşke hayatlarımızı 12 ay tatil tadında yaşamak için o cesareti kendimizde bulabilsek.

Teşekkürler Göreci Ailesi ve teşekkürler Erine Beach Club çalışanları…
- Atakan Atasoy (24.04.2012)

http://www.erinebeachhotel.com/
Bilal Göreci GSM: 0533 4691011

Yine Yaz Geldi...

O sıcak yaz günlerinde, sokaklarda koşturur, komşu evlerin bahçe duvarları üzerinde kovalamaca oynardık. Çocuktum. Yorulur, kan ter içinde bahçedeki musluğa ağzımı dayar kana kana su içerdim. Terkos Gölü'nün buz gibi suyu alırdı o sokak koşturmacasının yorgunluğunu. Sonra annem bahçeye masa kurar o çok sevdiğim domates çorbasından tabağıma doldurur, ben de içine ekmek doğrar bir güzel doyururdum karnımı. Büyüdüm. üniversiteli oldum. Kaldığım öğrenci evinde o "anne çorbası"nın kokusu dolaştı birden. Can bu. Çekiyor işte kilometrelerce uzakta olsa da. Jetonlu telefon kulübesinde elimde kağıt kalem telefonda annemi yakalamışken sordum tarifini ve yazmaya başladım; sanayağı paketinin çeyreği, yarım bardak un, bir kaşık salça, biraz da tuz. Evet yazdım. Devamını bekliyorum. Bekliyorum anne. Başka? Hepsi bu! Nasıl olur? Ama o içindeki lezzeti veren başka birşeyler de olmalı! Ama yokmuş işte. Çocukluğumun dertsiz tasasız yaz günlerinde annemin pişirdiği o sıcacık çorbanın içinde sevgiden öte bir şey yokmuş meğer karnımı doyuran. Bir ev kadınının küçük siyah çıtçıtlı cüzdanından çıkarıp oğluna verdiği bozuk paralarla alınan sanayağı paketidir alışveriş deyince aklıma gelen. Ve halen o büyük marketlerdeki margarin standlarının önüne geldiğimde gözlerim hep sanayağı paketlerinde takılı kalır. Yine o fabrika işçisi babanın, eve katkı olsun diye dikiş makinesinin başında oturan annenin küçük oğlu oluveririm bir an bile olsa. Çocuktum. Fakir değil ama zengin de değildim. Bildiğim ve emin olduğum bir şey var ki; mutluydum.