SOLOEIS "SÖLÖZ" - köyüm (Orhangazi - Bursa)

Bursa'nın Orhangazi ilçesine bağlı Sölöz köyü İznik Gölü'ne uzanan zeytin ağaçlarının kokusuyla içinize işleyecek güzellikleri sınırları içerisinde barındırıyor. Yalova'dan Bursa istikametine 15 dakikalık bir yolculuktan sonra geleceğiniz Orhangazi'den sol tarafa 2. İznik sapağına döndüğünüzde yine bir 15 dakika sonra yol üzerinde Sölöz'ü görebilirsiniz.  Devam ettiğinizde sizi 30 dakika sonrasında İznik karşılacaktır.


SOFRALARIMIZIN SİYAH İNCİSİ - "Bitmeyen Gelenek"

"Zeytin gözlüm, sana meylim nedendir?"

SOFRALARIMIZIN SİYAH İNCİSİ
Yazı ve Fotoğraflar : Atakan ATASOY

Fonda bir ressamın özenli fırça darbelerinden çıkmış bir tablo gibi gözlerinizin önüne serilen masmavi İznik Gölü ve alabildiğince yeşilin gölün eteklerine kadar uzandığı zeytin bahçeleri..

Bursa’nın Orhangazi İlçesine bağlı Sölöz Beldesindeyiz. Yakında bir Sölöz daha var. Ancak o, göle biraz daha uzak ve daha yukarılarda. Önceleri Rum vatandaşlarının da sakinleri arasında olduğu bu köyden kimi zaman “Aşağı Sölöz” kimi zaman da “Müslüm Sölöz” diye ayırdediliyor şu an sokaklarında dolaştığımız belde. 

İstanbul’dan hareketle feribot ulaşımı dahil olmak üzere yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra önce Bursa yolu üzerinde bulunan Orhangazi’ye ve oradan da solumuzda kalan İznik Gölü’nü takip ederek Sölöz’e ulaşıyoruz. Beldeyi tam ortasından geçen anayol ikiye ayırıyor. Merkezinde yeralan kahvehane sayısı dikkatimizi çekiyor ilk olarak. 550 haneli ve 2200 nüfuslu Sölöz’de 6 adet kahvehane var. Halkın geçim kaynağı özellikle zeytinciliğe dayalı tarımcılık. Ancak 70’li yılların öncesinde köyde ipekböceği üreticiliği yoğun bir şekilde yapılmakta iken bugün artık bu işle uğraşan kalmamış. Bursa’nın meşhur ipeğinin hammaddesini oluşturan ipekböceklerinin besin kaynağı olan dut ağaçlarının zeytinliklere daha fazla yer açılması amacıyla kesilmeye başlanmasıyla bu uğraş azalmış ve neredeyse unutulmuş. Bunun bir başka nedeni de eski geniş avlulu köy evlerinin zamanla yerini çok odalı modern evlere bırakması ve bu iş için evlerde mevcut geniş alanların azalması diyor çaylarımızı içerken konuştuğumuz köyün muhtarı. Yine de çevre köylerde bu gelenek sürdürülüyor. Kaybolan sadece ipekböcekçiliği değil Sölöz’de. 70’li yıllarda başta gelen tarım ürünleri arasında köyün adıyla nam salan iri Sölöz Karpuzu da hayvancılığın yokolmasıyla birlikte üretilmemeye başlamış. Ancak hala Bursa’nın ipekli kumaşları, dokumaları çok meşhur ve bir o kadar da güzel...

Sölöz Evleri - foto by aTakan aTasoy
1968 yılında lektrikle buluşmuş belde. Elektrikten önce gezici sinemalar gelir jeneratörden sağlanan elektrikle köyde film izlenirmiş. Elektriğin gelişiyle birlikte 1968 yılında Sölöz’de kurulan sinema 1974 yılına kadar faaliyetini sürdürmüş. Sonrası her sinema salonunun akıbetiyle aynı olmuş televizyonun gelişiyle...

1989 yılında belediye olan Sölöz’de mevcut tarım kredi kooperatifi uzun yıllardan beri faaliyetini sürdürmekte, köylünün zeytinini satın almakta ve gübre, tarımsal ilaç gibi ihtiyaçlarını kredili olarak karşılamakta. İki yıl önce köylü tarımsal kalkınma kooperatifi adı altında bir kooperatif daha kurmuş.
Ciğerlerimize çektiğimiz tertemiz hava, tepelerdeki kardan örtüye rağmen içimizi ısıtan güneş altında kahvehanenin bahçesinde ikinci çaylarımızı içerken, muhtar da elinde zeytin çekirdeğinden yapılma tespihiyle anlatmaya devam ediyor beldeyi. O anlattıkça ertesi sabah katılacağımız zeytin toplama işlemi için daha bir sabırsızlanıyoruz. Zaman hasat zamanı. Zeytinler olgunlaşmış, iyiden iyiye kararmış dallarda. Kahvehaneler uzak yollardan hatta Ege Bölgesinden gelen sezonluk işçilerle dolup taşmış, neredeyse oturacak yer yok masalarda. Hasat, mevsim şartlarına göre Kasım-Şubat aylarını kapsıyor bölgede. Köy merkezinin göle uzaklığı 3 km. ancak arada kalan bu mesafe köylünün tarımda kullandığı zeytin bahçeleriyle kaplı. Bölgede son yıllarda sanayi yatırımları hızla artmış. Çeşitli fabrikalar kurulmuş. Bunlar arasında; Asilçelik, Cargill, Döktaş, Elsan Elyaf, Ormo Yün, Poliflex’i saymak mümkün.

İznik gölü’nde sazan başta olmak üzere değişik türde balıklar yaşamakta. Bunun yanısıra gölde avlanan tatlısu istakozu ve gümüş balığı yurtdışına ihraç ediliyor. Özellik
le gümüşbalığı Yunanistan’da alıcı bulurken, istakoz da başta Fransa olmak üzere çeşitli ülkelere ihraç ediliyor. Yurtdışında lüks lokantaların sofralarının vazgeçilmezleri arasında yeralan bu tatlar belde halkı için neredeyse yaz sezonu boyunca sıradan yiyecekler haline gelmiş muhtarın anlattığına göre. Çünkü mesafesi her ne kadar köye çok yakın da olsa neredeyse yaşayanların tamamı tüm yaz günlerini gölün ve doğanın tadına vararak, göl kıyısına yaptıkları ağaç kulübelerde geçiriyorlar.

ÖNDE ZEYTİN AĞAÇLARI ARKASINDA YAR

Sölöz'ün zeytin bahçeleri - foto by aTakan aTasoy
Güzel bir günde horoz sesleriyle uyanıyor ve tarlaya gitmek üzere hazırlanıyoruz gün doğarken. Kısa bir kahvaltının ardından kadını erkeği, genci yaşlısı oniki kişilik bir ekiple traktörün arkasındaki yerimizi alıyor ve düşüyoruz yollara. Köyün göle doğru ilerleyen toprak yollarında bir yanımızda deli gibi bizden önce göle ulaşmak çabasında olan derenin heyecanı, diğer yanımızda alabildiğince uzayıp giden zeytin tarlaları ağır ağır ilerliyoruz onbeş dakikalık bir traktör yolculuğunun ardından zeytin toplayacağımız tarlaya geliyoruz. Önce 40 basamaklı, kavak ağacından yapılma merdivenler indiriliyor ve ardından herkes beline bağlayacağı örgü sepetleri, seleleri alıp dağılıyoruz ağaçların arasında. Kimi dip denen ve asıl zeytinyağ üretiminde kullanılan yere dökülmüş olan zeytinleri toplarken kimi de merdivenler yardımıyla uzandığı yüksek dallardan Marmara’nın eşsiz lezzetiyle ünlü sofralık zeytinlerini toplamaya başlıyorlar. Çoğu kişinin ayrı ayrı ağaçlarda yetiştiğini zannettiği yeşil ve siyah zeytinleri birbiri ardına belimizdeki sepetlere dolduruyoruz tek tek. Bunlar daha sonra makinelerde ebatlarına göre ayrılacak, ardından rengine göre yeşil zeytin veya sofralık sele zeytini, fıçı zeytini olmak üzere belirlenecek. En küçük boyda olanlar ise yağ fabrikasına götürülerek zeytinyağı üretimi için ayrılacaklar. Bölgede zeytinden alınan verim iklim şartlarına göre değişiklik gösteriyor. Böyle olunca da her yıl elde edilen ürün miktarı ve kalitesi farklılıklar gösteriyor. Ama zeytin toplama yöntemine baktığımızda görüyoruz ki, Akdeniz ve Ege bölgelerinde kullanılan sırıkla toplama ve silkme yöntemleri burada uygulanmıyor. Bu da ağaçların zarar görmesini, kırılmasını tabiri caizse küsmesini engellemiş oluyor. Kadını erkeğiyle herkes herbir zeytin tanesini tek tek dalından özenle koparıp dolduruyor sepetine.

Aslında kimsenin acelesi yok. Kimi ağaç dibinde, kimi dalların üzerinde kah sohbetlerini sürdürüyor. Kah yanık yanık türküler söylüyor, kah neşelenip karşı bahçeleri çınlatıyorlar şarkılarıyla. Köylünün o en saf en güzel işbirliği içerisinde, dolan sepetler ağaçlardan indirilerek traktörün arkasındaki büyük selelere yerleştiriliyor. Biz de onların dilinden dökülen şarkılara eşlik ediyoruz zeytin toplarken.

39 bin yıldan beri insanoğlu’na meyvelerini sunan zeytin ağacı; bereketin, barışın sembolü olarak tarihte sürekli karşımıza çıkar bazen bir romanda, bazen bir kuşun gagaları arasında. Kimi zaman da altından bir süs eşyasıdır yaprakları, bir kraliçenin tacında. Merdivenin en yüksek basamağında dallara uzanan delikanlının elleri arasında düğün parası belki de, dilindeki şarkı gibi... “önde zeytin ağaçları arkasında yar, yar seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar...”

güneş tam tepemize ulaşmışken yemek molası verip tarlanın dere tarafında seleler ters çevrilerek yapılan masanın etrafında toplanıyoruz. Domates, biber, peynir, acı salça, köy ekmeği ama ille de zeytin. Fazlasıyla sade ama öylesine tatlı ki yiyeceklerimiz. Belki de bize öyle geliyor. Zeytin dallarının uzandığı soframızda köy ekmeğine sürdüğümüz zeytin ezmesi başka bir tat taşıyor bugün sanki. Yemeğimizin ardından derenin serin sularında ellerimizi yüzümüzü yıkayıp tekrar işe koyuluyoruz kaldığımız yerden ve aynı heyecanla zeytin toplama işini sürdürüyoruz. Güneşin dağların ardına doğru saklanmaya başlamasıyla anlıyoruz vaktin ne kadar çabuk geçtiğini. Bugünlük tarladaki işimiz bitti. Ama devamı var. Güneşin batışı, işlerin bitişi demek değil Sölöz’de. Toplanan zeytinler eve götürülüp makinede önce tanelerine sonra da yeşili, kızılı, siyahına göre renk renk ayrılacak nasırlı ellerde.

Yıllar önce toplanan tüm zeytin yine imece usulü evlerin avlularında tek tek elde ayrılırmış. Daha sonraları kullanılmaya başlanan zeytin ayırma makinesi işi öyle hafifletmiş ki köylü günün yorgunluğunun üzerine bu ayırma işlemine iş gözüyle bakmıyor. Yine de iş renk ayrımına gelince gözlerimizi dört açıyoruz. Neredeyse gece yarısına kadar süren ayırma işleminden sonra ertesi sabah yağhaneye götürülecek olan zeytinleri aracımıza yüklüyor ve odalarımıza çekiliyoruz.

VE ERTESİ GÜN

 sofralarımızın siyah incisi zeytin, lezzet ve sağlık kaynağı zeytinyağına dönüşmek üzere yağhanede sırasını bekliyor. Civardaki 14 yağ fabrikasından biri olan Merak Yağ Fabrikası’ndayız. Bölgede Orhangazi, Gemiç, Dutluca, İznik ve civarlarında 6 adet kontini sistemli yani tam otomatik diye tabir edilen, 8 adet de pres yoluyla üretim yapılan eski sistemli yağ fabrikası, yağhane mevcut. Yağhane sahibi Turgut Merak, bizim meraklı gözlerimizden yabancı olduğumuzu anlıyor ve odasında ikram ettiği çaylarımızı içerken biz sormadan başlıyor anlatmaya.

-“Kullanmış olduğumuz makinelerin kapasiteleri 24 saatte 40 ton veya 60 ton (33 ton MERAK’ın kapasitesi) yağlık zeytin üretimi doğa şartlarına göre farklı olduğu için üretim de buna bağlı olarak değişiyor. Zeytin toplama ve yağlık zeytin elde etme sezonu normal şartlarda iki ay ancak bu süre bazen 1 aya indiği gibi bazen de 3 aya çıkabiliyor.”

2001-2001 sezonu için ortalama 700 ton x 6 = 4200 ton bölgede karayağhane’de (pres sistemli) 400 ton x 8 = 3200 ton zeytinyağı üretilmiş. Satışa değil, üretime yönelik bir çalışma sürdürülüyor burada. Yerel müşteriye hazır yağ veriliyor. Pazarlama sistemleri yok. Direkt talep halinde yağhaneden satış mümkün ancak bu da yine sezon süresiyle kısıtlı bir satış demek.
marka olmuş bir sızma yağın kilosu oldukça pahalı rafine oranı fiyatı bu kadar etkileyebilir mi diye soruyoruz kendisine. Cevabı bir hayli ilginç; -“ Büyük firmaların kendi malları arasında dahi fiyat farkı var. Ancak özünde kalite farkı yok. Üretim maliyetleri hemen hemen ve neredeyse kesinlikle aynı. Bunun arkasındayız. Reklam ve marka dolayısıyla fiyat farkı oluşuyor. 15 asite kadar bu firmalar çeşitli bölgelerde üretilen yağları satın alıp rafine ederek 0,3 - 0,8 asit arasına kadar düşürüyorlar. Bizim yağımızın asit oranı 1 ile 2 arasında. Bu firmalar tüm bölgelerden zeytin almaktalar. Bu yıl mevsim itibariyle yağlık zeytin üretimi sadece Orhangazi bölgesinde gerçekleşti denebilecek kadar azdı diğer bölgelerimizde.”
Biz sohbetimizi sürdürürken, ellerimizle dalından tek tek topladığımız zeytinler önce yıkama makinesine alınıyor. Sıcak suyla harmanlandıktan sonra preslenip zeytinyağ olmak üzere hamur haline getiriliyorlar. Oldukça temiz bir ortamda ve dikkatli gözler arasında bir saati aşan bir süre sonunda musluktan altın sarısı yağımız akmaya başlıyor. İlk önce tüm yabancılığımla dudak büküyorum akan yoğun sıvıya. Sonra işlemin henüz bitmediğini hatırlatıyor arkadaşlarım. İkinci bir rafine işlemi için kazana geri dönüyor yağımız. Ve sonrasında biraz daha bekledikten sonra tenekelere ince ince akmaya başlıyor zeytinyağı. Bu kez daha bir sarı, daha bir güzel, daha bir duru. Orada olup taze yağ kokusunu duymanızı isterdim. Hani bir parça kızarmış ekmek olsa yanımızda, yağa batırıp yiyeceğiz.

Yağhane sahibi gelen her zeytini kabul etmiyor. Tuzlu suda bekletilen, zeytin kuyularında bozulmaya yüz tutmuş eski zeytinleri geri çeviriyor. Üretilen yağın kalitesini makinede birikmek suretiyle bozar endişesiyle her gelen köylünün malıyla tek tek ilgileniyor. Günlük çalışma saatlerini sorarsanız; sabah 07.30’dan sabaha karşı 03.00’e kadar çalışıyor makineler. Hele ki sezonun en yoğun zamanlarında gün, saat ayırdetmeden, full-time devam ediyor çalışmalar yağhanelerde.

Sölöz kıyılarından İznik Gölü'nde günbatımı - foto by aTakan aTasoy
Gelecekte nerede görürüz bu çapta yağ fabrikalarını diye düşünmüyoruz. Çünkü Bursa’da köylünün bu geleneği, zeytin ağaçları meyve verdiği sürece devam edecek gibi. Hele ki sofralarımızın siyah incisi zeytin ve zeytinyağı, sağlığımız için bu denli önemli iken. Sadece sağlık değil zeytinin faydalarını sayarken söyleyeceklerimiz. köyde saçımızı yıkarken kullandığımız ev yapımı sabunların hammaddesi de bu yağ. Fabrikada kullanılan yakıt da yine aynı zeytinin hamurundan sonra kalan küspesi. Yapraklarının özellikle aktarlarda ilaç niyetine kullanılmak üzere kilo kilo satıldığını görebilirsiniz. Ama ille de gölgesi... bence en güzeli bu. Ayaklarınızı uzatıp sırtınızı dayadığınız zeytin ağacının gölgesinde karşınızda İznik Gölü, başınızda sığırcık kuşları, aklınızda hiç gitmeme düşüncesiyle öylece kalmak. Kalabilmek ne güzel olurdu. Ama hem bizi, hem de Sölözlüleri iş bekliyor. Bizim iki gününe tanık olduğumuz hasat devam ediyor henüz. Yarın başka bir arkadaşın zeytinliğinde ona yardım etmek üzere tekrar biraraya gelecekler. Tekrar traktörlerine doluşup tarlaların yolunu tutacaklar. Ana-babalarının, dedelerinin diktiği fidanların bugün büyümüş gölgelerinde zeytinli ekmeklerini yiyecekler hep birlikte...

Sonuç cümlesi mi? Hayır sonuç cümlesi yok bu yazıda. Çünkü heryerde olduğu gibi Sölöz’de de hayat herşeye rağmen devam ediyor. Çünkü sölöz’de hasat devam ediyor.

Sölöz'de zaman - foto by aTakan aTas

SÖLÖZ EVLERİ

GÖKGÖL MAĞARASI

Türkiye’nin gezilebilen en büyük alana sahip damlataş mağarası - GÖKGÖL
Yazı: Atakan Atasoy

Zonguldak-Ankara karayolunun üçüncü kilometresinde yeralan ve İstanbul’dan hareketle aracınızın hızına göre dört ile beş saatlik bir zaman dilimi içerisinde ulaşabileceğiniz Gökgöl Mağarası Zonguldak’ın merkez ve çevresinde yer alan çok sayıdaki damlataş mağarasından turizme açılan ilk ve tek mağara olma özelliğiyle ayrılıyor. Ama Gökgöl Mağarası’nın önemli bir özelliği daha var ki o da turizme açık mağaralar içerisinde Türkiye’nin gezi alanı en büyük mağarası olması. Mağarayı ziyaret edenlerin içeride ilerledikleri mesafe tam 875 metre.

Aktif bir damlataş mağarası olan Gökgöl Mağarası’nın oluşma dönemi üçüncü jeolojik döneme rastlıyor. Milyon yıl öncesinden oluşarak günümüze gelmiş ve oldukça yaşlı olmasına rağmen hala aktif olma özelliğine sahip olan mağarada damlalar sürekli akıyor ve aktığı yol boyunca da yeni oluşumlar meydana getirmeye devam ediyor. Tabii ki bunda yağmur döneminin ve kış mevsiminin payı büyük. Dolayısıyla kış aylarında oluşum daha hızlı gerçekleşiyor. Çünkü kar ve yağmura bağlı olarak dışarıdan sızan su miktarında da artış oluyor. Mağara içinde debisi geniş bir akarsu ve yeraltı suyu var. Bu sular için yine de saf yeraltı suyu denemez. Bunlar yağmur sularının birikmesi ve bunun yanısıra yerüstünden geçen suların yeraltına süzülmesiyle oluşuyor.

Mağara içerisinde akan suların kendine çizdiği yol üzerinde sifon diye tabir edilen bir geçit var. Buradan kendine yeraltına doğru ilerleme şansı yaratan suyun kış aylarında bu geçidin tıkanmasıyla mağara çıkışına doğru ilerlemesi sözkonusu. Bu sebeple özellikle kış aylarında yağmurları takip eden zamanlarda 500 metreden öteye ziyaretçi alınamıyor.

600 metredeki galerinin adı HARİKALAR SALONU. Son galeri de MUHTEŞEM SALON olarak geçiyor. Görüntüsü ve oluşum yoğunluğu buranın daha çok dikkat çekmesini sağlıyor.

Gökgöl’de yapılan araştırmalar çeşitli mağaracılık kulüpleri ve MTA tarafından gerçekleştirilmiş ve yine ziyarete açılma kararı da MTA’ca verilmiş. Açılması sırasında hava, yer ve zemin tespiti MTA’ya bağlı profesyonel bir çalışma grubu tarafından yürütülmüş.

Halen MTA tarafından havanın temizliği, içerisinde farklı gazların oluşup oluşmadığını öğrenmek amacıyla düzenli olarak kontrol ediliyor.

Gökgöl Mağarası - fotoğraf anonim
Rehberimizin verdiği bilgiye göre son büyük depremler mağarada hasar ya da değişim gerçekleştirecek şekilde hissedilmemiş. İçeride diğer mağaralarda rastlanamayacak uzunlukta yükseltiler var ki bunların oluşma süreci 3-5 yıl ya da bir asır değil. Yalnızca 1 cm.lik sarkıt 200- 300 yılda gerçekleşiyor. Bir de suyun içerdiği magnezyum, demir, kalsiyum, karbonat dediğimiz mineraller de yoğunluğu orantısında etkili oluyor bu oluşumda. Küçük sarkıtları elle kırmanın mümkün olduğunu ama büyük olanların kolay kolay kırılmadığını, buna dayanarak içerdeki depremlerin 400 yıllık olabileceğini söylüyor görevli ekip bize.

Gökgöl Mağarasında yapılan araştırmalarda tarih içerisinde insanoğlunun bu mağaraya ayak bastığına dair bulgulara rastlanmamış. Yaklaşık 42 yıldır İl Turizm Müdürlüğü’nün resmi kayıtlarında var Gökgöl Mağarası. Buna rağmen civarda oturan halk çok daha uzun yıllardır (80-90 yıldır) mağaradan haberdar. Ancak şartlar elvermediğinden fazla ilerleyememişler mağara içerisinde. Çünkü içerideki su, mağara turizme açılmadan önce halen bilinen tek girişten dışarı akıyormuş. Mağarayı gezerken dere yatağının taşıdığı çakılların bir duvar örer gibi insan boyuna kadar yükselmiş olduğunun izlerini görüyoruz. Bu da bu bölümün uzun süre su ile dolu olduğunu kanıtlıyor. Özellikle kış aylarında oldukça fazla su barındırıyor mağara. Şimdi ise bu suyun çıkışa kadar gelme ihtimali yok. Bunun sebebi, akarsuyun değişmesi ve kanal sisteminin yapılmış olması. Diğer yandan mağaranın yapay olarak sonradan oluşturulan ve orijinal ağızdan biraz daha yukarıda olan ziyaretçi girişi de yüksekliğinden dolayı suya imkan vermiyor. İçeride yarasa dışında bir canlı yaşamıyor. Ancak doğal ortamları bozulduğu için eskisi kadar çok sayıda değiller.

Genelde mağaralarda görmeye alışık olduğumuz yeraltına doğru uzanan yollara burada rastlamıyoruz. Aksine, 700 metreye kadar kıvrımlarla düz olarak ilerlenen mağarada daha sonra son galeriye ulaşmak için yaklaşık 175 metre merdiven çıkmak gerekiyor. Gökgöl Mağarası’nın ölçülebilen uzunluğu yan kollarıyla birlikte 3350 metre. Boyuna üç kilometre gittiği biliniyor. Mağara içerisinde ilerlerken gördüğümüz güzelliklerin büyüsüne öylesine kaptırıyoruz ki kendimizi, henüz çalışmaları yürüten ekiplerin bile gidemediği bu kollar boyunca kimbilir, doğanın ne harikalarıyla karşılaşacak insanoğlu diye merak ediyoruz arkadaşlarımızla. Gökgöl Mağarası gerçekten de doğanın yıllardır kendine sakladığı bir yeraltı cenneti gibi karşılıyor bizleri. Hele ilerlediğimiz yol üzerinde öyle noktalar var ki sadece durup kendi etrafınızda dönüp öylece bakmak, dakikalarca kalmak istiyorsunuz. Loş ışıklarla aydınlatılmış, altından su akan köprülerden geçiyor, daha yukarılarda tıpkı bir arkeoloji müzesinin bahçesinde dizilmiş eserler gibi yanyana sıralanmış oluşumların yeraldığı galerilere ulaşmak için merdivenlere tırmanıyorsunuz. Kimi zaman başınızı kaldırıp, tarihte kırılmış olan fay hattının altında ilerlediğinizi farkedip irkiliyor, kimi zaman başınızı aşağıya çeviriyor, her biri birdiğerini kıskandıracak renk ve şekle sahip damlataş örneklerini yukarıdan seyrediyorsunuz.

Gökgöl Mağarası - fotoğraf anonim
Gökgöl’de benzeri mağaralarda rastlanamayacak uzunlukta yükseltiler var. Bunlar arasında boyu 30-35 metreyi bulanlar var. Kapalı yer korkusu olan insanların bile rahatlıkla gezebilecekleri bir yer Gökgöl Mağarası. Öyle ki en alçak bölüm bile 1,70 m. civarında. Bu yükseltileri sağlayan iki sebep var. Biri mağara içerisinde bulunan ve killi kalker içeren bölümleri aşındıran akarsu, diğeri de deprem. İçerideki fay kırıklarını görmezlikten gelmek mümkün değil. Doğanın insanı ürperten bu mucizesini mağara içerisinde başımızı kaldırıp tavanda izlemek içimizi ürpertiyor.

Ziyarete açıldığı bir yıllık süre boyunca çeşitli turlar ve acentalar kanalıyla İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Bursa ve Almanya’dan gruplar gezmiş mağarayı. Turistik amaçlı ziyaretlerin yanısıra konuyla ilgili olarak üniversitelerden de gelenler olmuş. 1970’lerde İsviçre, Almanya ve birkaç ülkeden bu işle profesyonelce uğraşan insanlar gelip araştırmalarını yapıp gitmişler. Hatta İsviçre’de bir itfaiye ekibinin çantasında Gökgöl yazdığını biliyoruz diyor rehberimiz.

Geçmiş yıllarda; çeşitli dergi ve televizyon kanallarında tanıtılmış mağara. Yine de bize göre Türkiye’nin en büyük gezilebilen alana sahip mağarası olarak Gökgöl’ün daha çok tanıtıma, daha ciddi bir tanıtıma ihtiyacı var. Bunu gerçekten hak ediyor çünkü.

Damlataş mağaralarının önemli özelliklerinden biri astıma iyi gelmesi. Bunun sebebi havanın çok temiz olması ve minerallerin çözümü sırasında ortaya çıkan hava akımı. Mağarayı 34 derece sıcaklığın olduğu bir Temmuz gününde geziyor olmamıza rağmen içeride adeta donuyoruz. Çünkü mağara içindeki hava sadece 13 derece o gün. İçerideki gezimiz süresince rehberimiz bir yandan da ziyaretçileri kontrol etmek zorunda kalıyor. Yürüme alanı dışına çıkanları, oluşumlara dokunanları ikaz ediyor. Onun tıpkı çocuğunu koruyan bir anne yaklaşımındaki bu heyecanı bizi rahatlatıyor. Keşke gönlünü işine vermiş daha çok insan olsa Gökgöl’de, keşke daha çok kişiyle buluşsa bu mağara, keşke bu güzellikleri daha çok insan hissetse paylaşsa...

Gökgöl Mağarası haftanın her günü 09.00-18.00 saatleri arasında ziyarete açık tutuluyor. Giriş ücretleri de oldukça uygun. Mağara önündeki alanda bir büfe ve çay içilen alan, otopark mevcut. Mağarayı gezmenin yanısıra bu güzel yeşilliklerin arasında çay içmek için bile gelenler oluyor. Yolunuz düşerse ya da bir Karadeniz turu planlarınızda ise Gökgöl Mağarası’nı da mutlaka ama mutlaka bu plan dahilinde güzergahınıza ekleyin.

ŞİİR - BEYAZ GÜNLERİMİZ

İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİ ve ÇİNİLİ KÖŞK MÜZESİ

Ressam, arkeolog Osman Hamdi beyin kurucusu olduğu müze 13 Haziran 1891 de Müze-i Hümayun ismi ile açılmıştı. 1902 ve 1908 tarihlerinde yan kanatları, yüzüncü kuruluş yılında 1991'de de modern büyük bir bölüm eklenmiş ve yeni düzenlemeler yapılmıştı. Abidevi binanın mimarı Vallaury idi. Giriş karşısında iri ve ürkütücü Tanrı Bes heykeli yerleşmiştir. Sağ tarafta Antik çağ heykelleri salonları uzanır. Konforlu, güzel bir teşhirde tamamı bakımdan geçip, temizlenmiş, Arkaik Çağdan, Roma devrine devam eden eşsiz heykeller sıralıdır. Salonların ilkinde Antik mezar taş ve rölyefleri sonra, Anadolu Pers egemenliği, Afrodisias buluntularının yer aldığı Kenan Erim salonu, Efes, Milet ve Afrodisias'tan eserler sergilenen Anadolu'nun üç Mermer Şehri salonu, Hellenistik devir Heykelleri, Menderes Manisa'sı ve nihayet Hellenistik tesirli Roma ve Roma devri heykelleri salonları bulunur.

Arkeoloji Müzesi iki ayrı binadan oluşmaktadır ;

I ) ANA BİNA (ESKİ BİNA)
Osman Hamdi Bey tarafından 1891 yılında yapımına başlanmış, 1902 ve 1908 yıllarındaki ilavelerle bugünkü durumuma gelmiştir. Mimarı Alexadre Vallaury’dir. Binanın dış cephesi İskender Lahti ve Ağlayan Kadınlar lahitlerinden esinlenerek yapılmıştır. İstanbul’daki Neoklasik yapıların güzel bir örneğidir.

İki katlı binanın üst katında küçük boyutlu taş eserler, çanak çömlekler, pişmiş toprak heykelcikler, Hazine Bölümü ve yaklaşık 800.000 sikke, mühür, nişan, madalya ve sikke kalıplarının bulunduğu Gayri İslami ve İslami Sikke Kabineleri ile 70.000 civarında kitabı bulunan kütüphane yer almaktadır.

Binanın alt kat salonlarında; İskender Lahti, Ağlayan Kadınlar Lahti, Satrap Lahti, Lykia Lahti, Tabnit Lahti gibi Sayda kral mezarlarında bulunan ünlü lahidler sergilenmektedir .

Lahitler sergilemesinin yanı sıra, önemli antik kent ve bölgelerden gelen heykel ve kabartmaların yer aldığı Antik Çağ heykelciliği sergilemesi de alt katta bulunmaktadır.Bu sergilemede Arkaik Dönemden Bizans Dönemine kadar olan heykel sanatı gelişimi kronolojik sıralama içinde en seçkin örneklerle verilmektedir.

II ) EK BİNA ( YENİ BİNA )
Ana binanın güneydoğu bitişiğinde yer alan ek bina 6 katlıdır. Zemin altındaki iki katta depolar yer almaktadır.
Binanın dört katı ise sergileme salonu olarak düzenlenmiştir. Binanın 1. katında "Çağlarboyu İstanbul", 2.katında "Çağlarboyu Anadolu ve Troia" ile en üst katta "Anadolu'nun Çevre Kültürleri; Kıbrıs, Suriye - Filistin" sergileme salonları bulunmaktadır . Ek binanın giriş katında ise Çocuk Müzesi ile mimari eserler sergilemesi yeralmaktadır. Ağustos 1998'de ziyarete açılan Thrakia-Bithynia ve Bizans sergileme salonu "İstanbul'un Çevre Kültürleri" adı altında giriş katının hemen altındaki kotta gezilebilmektedir. Müze 100. kuruluş yıldönümü olan 1991 yılında alt kat salonlarında yapılan yeni düzenleme ve ek bina sergilemesi ile Avrupa Konseyi Müze Ödülü'nü almıştır .

ARKEOLOJİ MÜZESİ İLE AYNI AVLUYU PAYLAŞAN ÇİNİ MÜZESİ
(ÇİNİLİ KÖŞK MÜZESİ)

Çinili Köşk Müzesi koleksiyonlarında 11.- 20.yüzyıl başlarına tarihlenen Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait 2000 civarında eser bulunmaktadır. Müze'nin koleksiyonlarını 1981 yılında konum olarak yakınlığı nedeniyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'ne bağlandığında mevcut olan eserler ile arkeolojik kazılarda bulunan, satın alma, bağış ve müsadere yoluyla giren eserler oluşturmaktadır.

Bu koleksiyonlardan seçilen çini ve seramikler; girişin solundaki odada Selçuklu Dönemi, sol taraftaki dışa açılan eyvanda Slip teknikli ve Milet işi, orta salon ile birlikte beş köşeli çıkıntılı odada İznik yapımı, Gülhane Parkı'na bakan sağ köşe odada Kütahya yapımı ve dışa açılan sağ eyvanda ise Çanakkale yapımı eserler olmak üzere girişin solundan başlayarak devam eden bir yerleşim düzeni içinde sergilenmektedir.




İstanbul Çini Müzesi - foto by aTakan aTasoy

İstanbul Çini Müzesi - foto by aTakan aTasoy


KARİYE MÜZESİ - İSTANBUL'DA KEŞFEDİLMEYİ HAKEDEN BİR MEKAN

Kariye eski Yunanca kent dışı (kırsal alan) anlamındaki Khora sözcüğünün Türkçeleşmesidir. V. yy.’da yapılan şehir surlarından önce sur dışında bir şapelin varlığı bilinmekte olup, bu şapelin yerine ilk Khora Kilisesi, Justinianus tarafından (527–565) yeniden yaptırılmıştır.

Kommenoslar döneminde Blakhernai Sarayının yakınında olduğu için kilise önemli dini merasimlerde saray şapeli olarak kullanılmıştır. XI.yy. sonlarında İmparator I. Alexios’un (1081-1118) kayınvalidesi Maria Daukaina, kiliseyi yeniden inşa ettirmiştir.

Latin istilası (1204–1261) sırasında bu kilisede tahrip edilmiş, II. Andronikos (1282- 1328) döneminde Sarayın Hazine Nazırı Theodoros Metokhites (1313) tarafından onarılan kilisenin kuzeyine bir ek, batısına exonarteks ve güneyine şapel (Parekklesion) eklenmiş mozaik ve fresklerle bezenmiştir.

Kariye’deki mozaik ve freskler Bizans resim sanatının son dönemine (XIV. y.y.) ait en güzel örneklerdir. Bu mozaik ve fresklerdeki derinlik figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzamalar bu dönemin üslubudur.

Kariye, 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Kilise olarak kullanılmış, 1511 Vezir Hadım Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiştir.1945 yılında müzeye dönüştürülmüş, 1948–1958 yıllarında Amerikan Bizans Enstitüsü’nün yaptığı mozaik ve freskoların üzeri açılarak ortaya çıkarılmıştır.

Çarşamba günleri dışında her gün 09.00–16.30 saatlerinde gezilebilir. Yaz saati uygulaması vardır.

Edirnekapı- Fatih/İSTANBUL
Tel : (0212) 631 92 41–0 (212) 522 09 89 - Faks : (0212) 621 34 35

Arşiv