Gezi: "Yolcudur Abbas Bağlasan Durmaz"





BOLU DAĞLARININ GİZLİ BAHÇELERİ

İstanbul’dan Ankara yönüne doğru ilerleyerek, Bolu’ya ulaştığımızda, artık “eski” tanımlamasıyla anılan Bolu Dağı yolundan sağ tarafa, yani Abant’a doğru çevrilen direksiyon hareketiyle muhteşem yolculuğumuz başlamış oldu. Günden kazanmak ve dağ havasında, kaynak sularıyla demlenmiş çaylarımız eşliğinde kahvaltımızı yapmak arzusunda olduğumuzdan oldukça erken bir saatte yola çıkmıştık ve Abant yoluna girdiğimizde saat henüz 07.30 idi. Bir yanını ağaçların ve yeşilliklerin arasından süzülerek gelen akarsuyun renklendirdiği, tepelerin arasından devam eden güzel bir yolda ilerliyoruz. Yol üzerinde sıkça kahvaltı salonları ve alabalık lokantaları var. Ancak buna rağmen sabahın bu saatinde herhangi bir yaşam emaresi yok ne yazık ki. Kıvrılarak ilerleyen yol bir müddet sonra aç karnına midelerimize eziyet etmeye başladığından, gördüğümüz her kahvaltı salonu tabelasının yanında durmaya ve kapıları çalmaya başlıyoruz ki üstelik gördüğümüz kadarıyla bu durumda olan gezginler yalnızca biz değiliz. Nihayet ahşap kulübelerden birinin kapısı ısrarımıza dayanamayarak aralanıyor. İçeriden çıkan bayan henüz ruhunu bu muhteşem dağ havasının verdiği uyku mahmurluğundan arındıramadığından, yeniden aracımıza binerek yola koyuluyoruz. Az ileride bir yer daha var. Arkadaşlarımız hemen araçtan iniyor ve kulübeye doğru ilerliyorlar. Kapı duvar. Dışarıda ocağın üzerinde çaydanlıklar var. Umutsuzca dokunuyoruz; çaydanlıklar buz… umut var ama, çayın altını yakmış birilerini bulacağız mutlaka. İşte sonraki dönemecin ardında bir yer daha. Genç adama soruyoruz çayın hazır mı diye. Annesine sesleniyor ama ne yazık ki onlar da geç kalmışlar çayın altını yakmak için. Yapacak bir şey yok. İlk durak Mudurnu diyor ve devam ediyoruz yola bıraktığımız yerden. Kıvrıla kıvrıla iniyor, kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz dağ yolunda. Nihayet kahvaltı saatinden bihaber kahvaltı salonlarını uzağımızda bırakıyoruz. Doğanın güzelliği, yeni yollar, yeni yerler unutturuyor çay krizimizi. Bunda epeyce yükseklere ulaşmamızın ve aracın sol tarafından baktığımızda aşağıda nokta kadar gördüğümüz yolların da heyecanı etkili oluyor elbette. Derken nihayet aşağılara doğru inmeye başladığımız noktada, ıssızlığın ortasında bahçeli, yeşil boyalı bir çay bahçesine rastlıyoruz yol kenarında. İçeriden bizi karşılamaya gelenlere derdimizi anlatıyoruz. Hemen demleriz diyorlar ama bu kez acelemiz yok. Çünkü doğa muhteşem. Manzara muhteşem. Bizlerse o manzaranın içerisindeyiz. Anlayacağınız bizler de muhteşemiz o dakikalarda manzaranın bir parçası olmaktan yana. Meğer yeni kiralamışlar burayı ve sezonu da henüz açmamışlar. İlk gelenler, ilk duraklayanlar ve çaya susayanlar bizler olmuşuz meğer. Dedim ya acelemiz yok. Her birimiz ellerimizde makinelerimiz fotoğraflara saklamak üzere bu güzellikleri dağılıyoruz her bir yöne. Yarım saatlik av sonrasında da ağaçların altındaki tahta masalarda çaylarımızı içiyoruz nihayet. Güneş iyice yükseliyor. Kimimiz detaylara girmiş fotoğraf makinesiyle, kimimiz uzanmış tahta masaların banklarında güneşle konuşuyor. Daha görülecek çok yer var diyerek ayrılıyoruz mekandan. Küçük yerleşimlerden geçiyoruz. Ama yol üzerinde mutlaka durmamız gereken bir yer var ki o da muhteşem helvaları ve reçelleriyle ünlü Mudurnu saray helva fabrikasının satış mağazası. İkram edilen helvalardan herkes çeşit çeşit satın aldıktan ve otun, çiçeğin fotoğrafını çektikten sonra yine yoldayız.


Daha önceki gezilerimizde uğradığımızdan, Mudurnu’yu pas geçiyoruz. Zaten Mudurnu gezip görmekten ziyade haftasonu konaklamak için ideal bir yer. Biz dinlenmek değil, yorulmak için geziyoruz oysa. Mudurnu’dan devam eden yol ve mekanlar bizi Göynük’e ulaştıracak. Özellikle Göynük sınırlarında yeralan iki göl; Sünnet Gölü ve Çubuk Gölü’ rotamız dahilinde. İlk olarak Sünnet Gölü’nde mola veriyoruz. 4-5 yıl önce geldiğimizden farklı olarak göl kıyısındaki tesis biraz daha yayılmış durumda. Az ilerisinde içinde havuzu da olan ayrı bir bina yapılmış mesela ve konaklamak için bungalovlar da biraz daha artmış sanki. Ama önceki gelişimde de olduğu gibi hemen girişte konukları karşılayan ve merkezi zapteden devasa sembol tavuk heykeli beni yine rahatsız ediyor nedense. Olmasa ne olur, olsa neye faydadır bilinmez. Tesisin hemen arka tarafında eskiden İstanbul Gülhane Parkında olduğu gibi çeşitli cins tavukların yeraldığı kümesler, köpek barınakları yeralıyor. Bir kısım horoz ve tavuklar da serbest dolaşıyorlar. Neden bazıları kümeste de neden bazıları değil ayrı bir merak konusu. Aslına bakılırsa cins ve özel olanlar kümeste sıradan bildiğimiz tavuklar ise dışarıdalar. Anlaşılan o ki; güzellik her alemde başa bela… Sünnet Gölü yapay bir göl olmasına rağmen çevre düzenlemesi ihmal edilmiş bir mekan. Su bir hayli yeşil, koyu yeşil. Kopkoyu. Yani elinizi soksanız parmaklarınızı göremeyeceksiniz neredeyse. Yeşillik, çimen, ağaçlar bol olsa da göl kıyısı boyunca ekili tek bir çiçek yok neredeyse. Objektiflerimizi boş yere dolaştırıyoruz göl kıyısında. Bu yüzden belki bir çok arkadaşım gölden çok ördekler ve kazlarla ilgileniyor fotoğraflarını çekebilmek için. Aracımıza binip göl kıyısında yapmak istediğimiz keşif turunu da yolun tek araçlık ve araçla gezmek için ideal olmaması nedeniyle yarım keserek vedalaşıyoruz mekanla. Peki ne yapılır burada diye soranlar için kısaca özetlemek gerekirse eğer; Sünnet Gölü, bungalovlarda konaklama ayrıcalığı olan ve bildiğiniz otobüs mola yerlerinin bir basamak üzerinde diyebileceğim bir yer. Ancak yörede ya da yakınlarda yaşıyorsanız haftasonu doğayla iç içe kahvaltı etmek, yapay gölün etrafında yürüyüş ya da koşu yapmak için ideal. Netice itibariyle beğeniler görecedir. Kendi adıma; tarzım değil demek yeterlidir sanırım. Yol üzerinde tesadüfen rastladığımız ve fotoğraflarda, benim “gizli bahçe” olarak adlandırdığım, topu topu bir evin bahçesi kadar yer kaplayan mekan ise fotoğraf açısından bizleri çok daha fazla heyecanlandırdı ve meşgul etti oysa.


Dedim ya, çok erken yola çıktık ve erken yola çıkmak için de yarı uykumuzla yetindik. Bu nedenle iki göl arasındaki güzergah benim uyku kaçamağım olduğundan anlatacak fazla bir şey yok yol üzerine. İşte geldik denir ya hani, ben de o sesle uykumdan ayrıldım ve araçtan indim. İnişimle birlikte ummadığım güzellikte bir mekana merhaba dedim. Tertemiz bir göl, içinde çiçek açmış ağaçlar, yanda tarlada çalışan insanlar. Karşı kıyıda Hollanda! Evet Hollanda! Ne ben bu kadar uyuyabilir, ne de bir günde bu kadar yolalabiliriz ama bu mekan yurduma ait olamayacak kadar ayrı ve aykırı nedense. Sormuyor, başlıyoruz keşfimize. Çubuk Gölü’ndeyiz. Aylardan Mayıs, günlerden anneler günü. Tarlada iki teyze, biri diğerine anne ve diğeri de onun torunlarına büyük ihtimalle. Soğan ekiyorlar. Gelişimize yabancılar ama gidişimizde anlıyorlar gezginler olduğumuzu ve sohbet ediyoruz bir süre. Mekan yerleşkeden uzak aslına bakarsanız ama bu değirmenler doğanın ortasında, bu göl kıyısında ne arıyor diye sorduğumuzda öğreniyoruz ki aslında burası bir dizi ve film platosu imiş. İlk olarak bir dizi çekimi için 2 değirmen inşa edilmiş. Daha sonra gelen gidenin beğenisini dikkate alan belediye yenilerini inşa etmiş. Neredeyse küçük bir mahalle oluşturmuş değirmenler. Daha sonra da bir film için kullanılmış mekan. Pencerelerde asılı bembeyaz tüller aldatıyor bizi. Meğer içlerinde oturan yokmuş. Biri hariç. Onda oturanın adı ise Ahmet. Ahmet’i ne gördüm ne tanırım. Pr’ını yaşlı babası yaptı bizlere. Canım dedem yaa, kulakları neredeyse söylediklerimin anca yarısını duyuyor olsa da sohbet etmek için çabaladı durdu bizlerle. Oğlu Ahmet’in demlediği çaya ikram etti bizleri değirmene. Ama hani bahtım bağlandı derler ya hani, nedense hiç birimiz uğramadık ne Ahmet’e ne de değirmenlerin içine. Hayranlığımız, gördüklerimizin sarhoşluğu yapıştı üzerimize sanki. Bol bol çekim yaptık, izledik, içimize çektik Çubuk Gölü’nün güzelliğini. Göynük sınırlarındayız. Ama henüz ilçe merkezine varmadık. O da bir sonraki yol hikayemde olacak…

Hiç yorum yok: